2014-06-20 19-33-46

EU Kids Son Toplantısı

Mükemmel bir ekip çalışması, büyük özveri ve harika bir proje yönetimi ile EU Kids Online projesinin 3. ayağı da sona erdi. Milano’da yapılan son toplantıya ben katıldım Türkiye’den. Dünyadaki ekonomik kriz galiba projelerde de etkilerini gösteriyor olmalı, Erasmus başvurum kabul edildi, ama sadece 5 gün destekleniyor, EU Kids Online projesinin ilk ayağında her ülkedeki ekiplerden 2 kişi destekleniyordu, 2-3. ayağında tek kişi desteklendi, şimdi 4. ayağı başlamak üzere ve tek kişi desteklenecek ancak bu kez yemek de hariç. Giderek Avrupa kemerleri sıkma politikası uyguluyor sanırım. Avrupa’nın değişmeyen özelliği ise şehirleri, her şehir birbirine benziyor, bir kaç ayırt edici yapı haricinde. Milano’yu kocaman kapıları, ilginç kapı kolları, binaların apartman dış kapısından girilince sizi sürpriz yapan bahçeleri, Doumo Kilisesi ile hatırlayabilirim. Tabi bir de harika pahalılığı ile! Yazlık bir bluz sokak arası küçük sıradan bir mağazasında bile 200 Euro’dan başlıyordu.

2014-06-20 19-33-46

2014-06-19 19-53-20

2014-06-19 19-13-19

Milano’daki toplantılar hep 3. aşama boyunca ortaya konulan çıktıların gözden geçirilmesini içeriyordu. Geliştirilen politikalar, yeni katılan ülkelerde ortaya konulan raporlar, web sayfasının daha işlevsel ve daha fazla talepleri karşılar hale getirilmesi, nitel bulgulaırn tartışılması ve bir sonraki aşamada nelerin yapılacağına karar verilmesi genel toplantı konularıydı. Gerçekten İnternet Riskleri boyut değiştiriyor, sürekli güncel kalabilen bir konu. Çünkü teknolojilerin şekli şemali değişiyor. Düşünsenize proje 2006 yılında başladığında henüz Facebook bilinen bir şey değildi dünyada (ben bilmiyordum mesela :)). Ama şimdi Facebook kaynaklı bir çok internet problemi ile karşı karşıyayız. Hele mobil cihazlar, daha doğrusu yazılımlar… O gün bineceğim uçağa yetişmem için evden kaçta çıkmam gerektiğini hesaplayıp bana mesaj veren bir google var mesela. Teknolojinin bu kadar sarıp sarmalaması, insanın özelinin hiç kalmaması, ya da kafasını dinlemek istese de hala kolay ulaşılabilir olması yakında farklı farklı risk tanımlarını doğuracaktır muhakkak. İşte buradan yola çıkarak bizler de Türkiye’de farklı projeler için hazırlıklara başladık.

Avrupa’nın ekonomik krizinden bahsetmiştim yazının başında. Bu yazıyı henüz yayınlayamadan yani 6 ay sonra bu kez Brüksel’de toplandık EU Kids için. Ancak ne yazık ki EU Kids IV şu anda sadece isim olarak mevcut desteklenmiş durumda yani herhangi bir proje yok, sadece bu ayağın ilk toplantısı mahiyetinde ufak bir destek sağlanmış. Yine de bizim gayretli proje yöneticilerinin çabaları devam ediyor. Eğer EU Kids Online, Avrupa Komisyonunun Safer Interet programı tarafından desteklenirse projenin amacı 2017’de EU Kids Online anketini tekrar uygulayarak uygulamaların etkinliğini görmek olacak. Öte yandan bu süreden daha önce ülkelerin kendi proje destek kuruluşlarına başvurarak bütçe bulup bulamayacakları sorusuna ise sadece Türkiye olumlu yanıt verdi. Anket çalışmasını bir yana bırakırsak, her ülkenin bu konudaki ajandasına bakıldığında her ülkeden 1 ile 5 arasında farklı çalışmanın tasarlandığı düşünülürse yaklaşık 100 çalışma önerisi getirildi. Yani çocukların internet güvenliği, bilinçlendirilmesi ve başa çıkma stratejilerine yönelik, farklı yaş gruplarından çocuklar, aileler, öğretmenler ve politika geliştiricilere yönelik yapılacak pek çok çalışma var.

2015-01-23 12-49-11

Son olarak Avrupa şehirleri birbirine benziyor demiştim, Brüksel de yine aynı bol süslemeli, ihtişamlı binaları ile artık gözümüzün alıştığı bir yer gibi geldi. Ama diğerlerinden daha sönük geldi, şehre ilk girerken aklımdan “Avrupa şehirlerinde hiç yol, inşaat çalışması olmaz mı her şey mi yerli yerinde olur” diye geçiyordu, sonra metroya bir inşaat yığını arasında (hem de ciddi anlamda tehlikeli durumdaydı inşaat) ulaşınca ve otelden toplantı yerine kadar her sokakta üç tane inşaat görünce içim rahatladı doğrusu :) Ama Milandaki daha özeni, sıcaklığı, doğal güzelliği ve estetiği Brüksel’de görmediğimi söyleyebilirim. Bir de Erzurumda sadece şöyle bir atıştırdı diyebileceğimiz hemen erimeye meyilli bir kar yağdı döneceğimiz sabah ve bütün ulaşım aksadı, 40 dakika sürekli gecikeceği anons edilen bir otobüsü beklemeyi bırakıp en son taksi ile ulaştık havalimanına. Bundan sonra Erzurum’la ilgili en ufak şikayette bulunmayacağım, kar konusunda uzman ve gayet hızlı hareket eden bir şehrimiz olduğuna emin oldum.

2015-01-22 10-35-32

DSC00253

Nijerya

Hayatımın en farklı ve güzel maceralarından biri Mevlana değişim programı ile gittiğim Nijerya ve yol üstündeki Mısır gezisiydi. Aslında akademik bir geziydi ama akademik yönünden çok dikkati çeken yönleri olduğu için bu yazı biraz gezi yazısına benzedi:

Şu dünyada ne çok insan var, kendimi kum tanesi gibi hissediyorum gördükçe. Mısır’la başlamalı anlatmaya. Hem ürperti, hem geçmişin yadı hem öfke ile dolu ufacık bir zaman geçirdik Kahire’de.  Nijerya’da son zamanlarda toplu şekilde insan kaçırma eylemlerine rağmen nedense Mısır’a gitmek beni daha çok gözümü korkutmuştu. Ama gecenin bir vakti Tahrir meydanına gidip meydanda grup grup oturup sohbet eden gençleri görünce biraz rahatladım tabi etrafta yine de bolca tank ve polis bir yerlere saklanmıştı. Aslında o gün piramitler için yola çıkmıştık. Ancak piramitlere gidilen ana kapının 16:00’da kapandığını öğrendiğimizde akşamın 8’iydi. Bazı gezi tavsiye edenler akşam piramitlerde güzel ışıklandırmalar olduğunu söylemişlerdi ama o ışıkları izlemek için ya 16:00’dan önce piramitlere hapsolmak ya da eteklerinize yapışıp illa ki deve ya da ata bindirip başka bir yoldan size piramitlere sokmaya çalışan insanlara güvenmek gerekiyordu. İlk gün piramitlerden ümidi kesince Nil kıyısına gidip bir tekne turu yapalım dedik, kaptanımız bize “müziği açayım mı” derken bangır bangır bağıran bir oynak bir müzik beklemiyorduk ve bir de başka teknelerde aynı müziklerle ortada oynayan kızları tabii. O akşamı tahrirde sonlandırdıktan sonra yine bindiğimiz taksici müziği açayım mı dedi ve müziği sonuna kadar açtı tabii ki. Fairouz’un bir şarkısı başladı ve ben onu çok sevdiğimi söyledim, taksici mutluluk dolu bir şaşkınlıkla bana bakıp bir Fairouz CD’si koydu. Tabi ben Fairouz’un şarkısına eşlik etmeye başladığımda şoförün şaşkınlığı daha da arttı :) Bir önceki yazıda da demiştim ya, müzik ait olduğu toprağa çok yakışıyor, Kahire’nin dokusu o arap müziğine o kadar uyumlu ki sanki  Arap müziği şehrin masalını anlatıyor.  Şehir demişken, nedense Kahire’yi hep İstanbul’a benzer güzel bir şehir olarak hayal etmiştim. Ama o ihtişamlı binalar, köprüler, devasa şehir nedense çok köhne göründü, sanki yüzyıllardır tozu alınmamış ev gibi.

Bir şehri insanları ile hatırlarsınız, insanlar iyiyse pek çok şey gözünüze güzel görünür. Açıkçası Mısır’da biraz bunaldım insanların ısrarcılığından. Başta hazırlıklı davranıp her yerde pazarlık yaptık güya ama illa ki bahşiş adı altında para istenmesinden kurtulamadık.  Taksicileri bile bahşiş istedi bizden. Taksiciler demişken taksi pek bir uygundu ücret olarak. Mısır’a ikinci kez Nijerya’dan dönüşte uğradığımızda onca para verip turist rehberi ve araç kiraladığımıza pişman olduk, bir taksiye binip belli başlı yerlere gitmek daha mantıklıydı aslında. Dönüşte gece Kahire’ye vardıktan sonra sabahın 7’sinde piramitler için yola çıktık rehberimizle. Bize bir piramitin içini gösteren görevli de bahşiş istemeyi unutmadı ve satıcılar peşimizi bırakmadı, solo gezginseniz satıcılar yüzünden bunalıp bir daha dışarı çıkmak istemeyebilirsiniz… Piramitleri aslında akşamüstü güneşinde görmek ve resim çekmek en güzeli olabilirdi, çünkü gün batımı muhteşemdi Mısır’da. Sabah güneşi çokça parladığından resim çekmek zevkli olmuyor. Piramitlerde bana göre çok kısa süren gezimizden sonra, Mısır müzesine geçtik. Ah Mısır, şu dünyaya tekrar başka bir şekilde dönmenin paranoyasını yaşayan, insana acımayan, her nedense güvenmekte zorlanacağınız insanlar ülkesiymiş tarihte de. Müze gerçekten nefes kesici eserlerle dolu, camdan altın süslemeli tabutlar, iç içe üç altın odadan oluşan olağan üstü mezarlık (Şu Tutankhamun ne kıymetli evlatmış!), binlerce heykel, takılar, işlenmesi çok zor olan granit ve diğer taşların şimdiki teknolojilerle biçimlendirilmiş gibi keskin hatları aklımda kalanlar. Aslında bu müze için de bir tam günü ayırmak gerekiyordu ama zamanımız dar ve rehberimiz aceleciydi (daha doğrusu sigara bağımlısı!)… Ve tabii yine çıkışta papirüs satmak için peşinizi bırakmayan satıcılar… Tabi söylenen fiyatı 5’te birine indirip almak da hiç zor değildi.

IMG_2769

Bu arada eğer Mısır’da uzun bekleme süreli bir uçuşunuz varsa Egyptair ücretsiz olarak otel sağlıyor, ilk giderken bundan haberdar değildik oteli kendimiz ayarlamıştık. İkinci dönüşümüzde onların ayarladığı otelde kaldık ve otel gerçekten çok hoştu.  Ayrıca Kahire Havalimanındaki Duty Free’ler gerçekten çok uygun, eğer şehirde bir şeyler alma fırsatı bulunamazsa buradan da alışveriş yapılabilir rahatlıkla. Bu arada Türkler’e karşı ayrı bir sevgileri var Mısırlılar’ın, zaten Türküm dedikten sonra şu kelimelere alıştırın kendinizi: “yavaş yavaş Hasan Şaş”, “Arkadaş” “Mohanad (Kıvanç Tatlıtuğ)”.

IMG_2299

Nijerya

Ah Nijerya sefalet ve sömürge edebiyatı yapmadan nasıl anlatmalı seni, yoksa bir Pazar yerinde bir deniz ürününü kızartıp satan çok da hijyenik görünmeyen bir manzarayı fotoğraflarken bana “bu ülke ile ilgili herşeyi kötü yansıtıyorsunuz” diye çıkışan genç Nijeryalı’yı haklı çıkarmış olacağım. Eğer sömürge yolların Fransızlar ve Çinliler, inşaat projelerinin Türk ve Fransızlar, elektriğin Almanlar tarafından üretildiği, petrolün İngilizler tarafından çıkarılıp İngiltere’de işlendikten sonra tekrar kaynağı olan ülkeye satıldığı yer demek ise sanırım herkes biraz sömürge. Bu da garip değil ise garip olan ne diye baktığımda ise zengin ve fakir ayrımının uçuruma dönüşmesi olabilir. Orta sınıf yok, ya zengin ya fakir insanlar var sanki. Bir yanda kocaman lüks evler arabalar, bir yanda sazdan yapılmış kulübeler ya da derme çatma evlerde yaşayan insanlar. O kocaman gür ağaçlar ise aslında kapatıyor bütün farklılıklar manzarasını Abuja’nın.  Bir de elektrik sorunu var bahsetmek gereken, bazıları sırf jeneratör satabilmek için sürekli elektriğin kesildiğini söyledi, enerji kaynaklarının bol olduğu ve bir çok yabancı yatırımcının iş yaptığı ülkede bu açıklama aslında mantığa uygun gibi geldi. Bütün gün büyük bir gürültü ile çalışan jeneratörler gerçekten çok rahatsız ediciydi, yine de belirli zamanlarda elektriksiz kaldığımız oldu, ben bile bir haftada elektriğin kesileceği saate kendimi alıştırıp İnternette günlük yapmam gerekenleri sabahın en erken saatlerinde halletmeye çalıştım.

IMG_2562

IMG_2625

IMG_2484

Darmadağın bir görünüm hem Ortadoğu hem Afrika’nın kaderi sanırım.  Yaklaşık 20 yıl önce yapay olarak kurulan ve başkent olan Abuja’da öyle bir dağınık yerleşim vardı ki, bir yerden bir yere giderken kilometrelerce boş alanlar (yani ağaçlar ve yeşillik) vardı. Bize gerçek bir Afrika marketi görmek ister misiniz dediklerinde gittiğimiz markette de herşey darmadağındı. Abuja’da kent ve köyler iç içeydi, sazlardan ve tahtadan yapılmış otantik kulübelerde yaşanan bir köye kısa bir ziyaret yaptık. Aslında benzer manzaralar benim ülkemde de yok değil, bana farklı bir dünyadaymışım hissi vermedi, sadece bu insanlara farklı bir dünyadan geliyormuş gibi bir merakla gitmek biraz mahcup etti. Çocuklar ise tıpkı benim çocukluğum gibi. Bir gün yaşadığımız kasabaya bir helikopter inmişti, yabancı olduğu belli olan birisi elinde kamera ile indi, oynadığımız alana birden sanki bütün kasabanın çocukları akın etti, adamı resmen ezip geçmiştik adam en son helikoptere kendini zor atmıştı ve helikopter havalanıp gitmişti. Galiba benim ziyaretim de biraz buna benzedi.

IMG_2361

IMG_2355

Nijerya rengârenk karakteri ile hatırlanacak güzel bir ülke. Doğası rengarenk, havası çok değişken, insanları, ağaçları, sevimli hayvanları rengarenk. İnsanlar hem zarif hem güçlü. Mısır halkının gösterdiği curcunalı, güven vermeyen, ne yapacağı belli olmayan tavırlar karşısında Nijerya (ve birkaç farklı Afrika ülkesinden insanlarla da tanıştım aynı şekilde) insanındaki düzgün karaktere hayran oldum. Bir kere çok saygılılardı. Alışveriş yaparken ısrarcı değillerdi, sadece bir dükkan sahibinin “hanfendi sizin için harika bir şeyler var lütfen” diye ısrar ettiğini hatırlıyorum, tabi bana inci satmaya çalıştı ama nedense ben sığır kuyruğundan toz alma fırçasını daha çekici buldum. Bir de zarafetle süzülen, uzun boylu, güzel kızlardan yürüyüş dersi almak gerek. Ama o kadar yavaş yürüyorlar ki ben sanırım yanlarında yürümeye pek sabır gösteremem, onlara göre hızlı yürümek bir hanımefendiye hiç yakışmayan ayıp bir şey. Geleneklerine sımsıkı bağlı bu insanlar farklı kabilelerden kız alıp vermiyorlarmış. 400 kabile 400 dil demekmiş ama en sonunda İngilizceyi resmi dil olarak kabul etme mutabakatına varmışlar ama ne İngilizce (some English :))  Anlamak ne mümkün.

IMG-20140506-WA0014

IMG_2469

IMG_2532

IMG_2545

IMG_2518

IMG_2560

İnsanların sorduğu sorulardan biri garip yiyecekler var mıydı oldu. Doğrusu çoğunlukla kampüste yediğimiz için çok fazla yerel yemek kültürünü göremedik. Yağmurun bardaktan boşalırcasına yağdığı bir akşam, kocaman tahta levhalarla kapatılmış derme çatma yarı açık kulübede bulduğumuz boş bir köşede “Suyayı keşfettik, yer fıstığı yağında kızgın saçta pişen parça et ve soğanlı bir yemekti. Bir de Zobo var, hibiskus türü bir çiçeğin çiçek kısmının sıcak suda bekletilmesi ve şeker eklenmesiyle yapılıyor, aslında aynı bitki nar çiçeği diye de satılıyor Türkiye’de, tadı fazlaca bizim yapay kuşburnu çaylarına benzeyen (ama onun doğal tadı o) ve inanılmaz güzel renkli bir içecek. Ekşi tat sevmeyenler pek sevmez bana çok hoş geldi, pazardan aldım bir poşet dolusu. Pazar demişken pazarda satılan kurutulmuş, kızartılmış, salamura balıkların ve başka deniz canlılarının haddi hesabı yoktu (bu durumda o pazardan bir bahar havası esintisi beklemeyin :)), özellikle kedi balığı çok yaygındı.  Bizim gittiğimiz mevsim mango mevsimiydi.  Türkiye’de satılanların 4-5 katı büyük mangolar vardı heryerde. Türk Camiası da alışmış ordaki meyvelere, mango reçeli marmelatı yapıyorlarmış. Biz gitmeden bir iki hafta önce kaju mevsimiymiş, oradakilar kaju meyvesinin ne kadar muhteşem olduğunu anlata anlata bitiremeyince bir kaju ağacı bulma derdine düştüm. En sonunda Dış İlişkiler Koordinatörü Jamshid Kerimov, kampüsün içindeki bir ormanda bir hocanın sabah koşusu yaparken üstünde  bir iki tane kaju olan bir ağaç gördüğünü söyleyince sabah erkenden o ağacı bulmaya çıktık, enn sonunda biraz çürük de olsa bir kaju bulduk. Gerçekten eminim her yiyenin mutlaka beğeneceği tatta harika sulu bir meyve. Peki kaju fıstığı nedir diye sorarsanız, kaju meyvesinin sapı! Kaju meyvesi şekil olarak dolmalık bibere benziyor onun tombul sapı kuruyunca içinden kaju fıstığı çıkıyor ama o saptaki kabuğu asla ağzınıza alarak kırmamak gerekiyormuş zira çok güçlü asitli bir yapısı varmış ve dudağı patlatabilirmiş.
IMG_2658

IMG_2711

IMG_2698

IMG_2635

IMG_20140507_194903

Seyahatin 4. Gününde Zuma Rock’ı görmek istedik. Zuma Rock, dünyanın ikinci büyük tek parça halindeki kayası. Kocaman bir dağ tek parça granit bir kayadan oluşuyor. Çok yakınına yaklaşamadık maalesef, çünkü turistik herhangi bir düzenleme yoktu ve etrafında da vadiler vardı. Bir de trafik meselesi var, yağmur yağmurlu havada kampüsten çıktığımızda, anayolun tüm şeritlerinin tek yöne aktığını gördük, yani koca yol aynı yöne giden arabalarca zaptedilmiş ve tek şeritli hale getirilmişti, kısacası pek trafik kuralı yok gibi.

IMG_2427

IMG_2690

Sonuç olarak Nijerya bende bir çok konuda hoş izlenimler bıraktı ama bu izlenim maalesef dönüş sırasında yaşadığımız bir olayla biraz gölgelendi. Çıkış yaparken pasaport sırasında önümde Türk bir çift bulunuyordu, çift 50 yaşlarındaydılar, beyefendi oradaki inşaat projelerinde çalışıyormuş. Pasaport kontrolü yapan polis sanırım bu çiftin dil bilmeyişlerinden de faydalanarak sudan bir bahaneyle biraz para koparmak istedi. Ben tam onların arkasındaydım ama polis benim onlarla bağım olduğunu tahmin edemedi tabii. Türk çift endişe ile sorunu anlamaya çalışırken benim kontrolüm bitti ve yanlarına gittim, polis bana sizin bu insanlarla bağınız var mı diye endişe ile sormasından aslında anlamalıydım ama bana Türk beyefendinin eskimiş tarihli vize damgasını gösterince bir şey diyemedim, vizenin yenilenmesi için 200 dolar para istedi, aslında elinden alıp tüm sayfalardaki vize uzatma tarihlerine bakmalıydım, çünkü çift uzun zamandır Nijerya’da yaşıyormuş ve sürekli vizeleri bağlı oldukları kurum tarafından uzatılıyormuş. Türk beyefendi de vizesinden emin olamayınca artık pazarlığa girişmeye çalıştım ben de safiyane bir şekilde. Ama sonra sağ olsun Murat hoca biraz da sert biçimde ne oluyor orda diye seslenince (o başka bankoda sıra bekliyordu) polis iyice telaşlandı, o sırada bir telefon görüşmesi yapan Türk beyefendi vizesinden emin oldu ve polise bunu söyledik, o da beni sinirden delirten bir gülüşle aa ben görmemişim fark etmemişim diyerek pasaportu elimize verdi (tabi günde 5000 tane pasaportu kontrol et ama görme o vize uzatma damgasını). Ahh ben,  bazen İngilizce bilmenin yetmeyeceğini insanların da akıllarından neler geçebileceğini fark etmem gerekiyor. Nijerya insanına bu kadar hayranlık beslemişken aklıma böyle bir şey gelmedi, Mısır’da bunu yaşasam gelirdi aklıma eminim… Zaten orda da havalimanına girmiş ve pasaport kontrolünden geçmişken telefonumu takside unuttuğumu farkettim ve  taksiciden telefonumu alana kadar baya pazarlık etmek durumunda kaldım. Umarım benim ülkemde turistlere bu şekilde bir tavır yoktur, çünkü bu tamamen turizmi baltalayan bir durum. Herşeye rağmen bu ikinci kez gitmeyi düşünebileceğim eğlenceli ve güzel bir geziydi.  Ama öncelikle daha farklı ülkeler ve kültürler görmek lazım…

DSC_0057

Bir Amerika Gezisi

En son Ekim ayında AECT için Los Angeles’a gittikten sonra yazamamıştım konferans hakkında. Kısaca bahsetmek gerekirse, AECT her geçen yıl ya daha sönük oluyor ya da ben konferanslara katıldıkça artık beklentilerim artıyor. AECT farklı etkinlikler konusunda çok çok zengin bir konferans olsa da maalesef sunumlarda pek izleyici yoktu.

AECT’ten sonra aklımdan da geçiyordu kimbilir bir sonraki ziyaretim ne zaman olur diye (Çok hevesli olmaktan değil, bu kadar yorucu bir yolcuğa ne zaman hazır olabilirim anlamında). Ama bir buçuk ay kadar önce bölüm başkanımın Amerika’ya gitme planından vazgeçmesiyle hızlı bir şekilde tekrar gitmek için hazırlandım. Dış İlişkiler Ofisi Koordinatörü Prof Dr. Fahri Yavuz, dekanımız Prof. Dr. Ali Yıldırım, fakülteden Prof. Dr. Mustafa Sözbilir, Yrd. Doç. Dr. Sinan Koçyiğit ve Yrd. Doç. Dr. Meryem Tan Çelik ile beraber hayatımın en uzun karayolu yolculuğunu da yaşamak üzere Amerika’ya geldik. İlk durağımız New York’tu. Gece vakti otele geldiğimizde otel görevlisinin bir uzunca bir zamandır (7 yıl) doktora eğitimine ara vermiş bir Türk olduğunu görünce sevinmiştik ama sabah kahvaltıdaki başka bir görevlinin biz waffle yapmak için makineye fazla hamur koyunca “bilmiyorsanız sorun!” diye bize çıkışması ile yüzümüz asıldı (Amerikalı olan birisi bunu asla yapmazdı onu biliyorum).

DSC_0334

Sabah erkenden arabada bir country müzik eşliğinde Columbus yoluna çıktığımızda farkettim ki Türkiye’de dinleyeceğiniz bir yol türküsü ne ise Amerika yollarında ancak bir country müzik de o şekilde etki oluşturuyor. Tümseksiz dümdüz giden hiçbir şehir trafiğine karışmayan yolculuğumuz 10 saat sürdü. Yol boyunca belediyelerin oluşturduğu dinlenme alanlarındaki temizlik ve çevre düzenlemeleri harikaydı. Columbus’ta bizi ilk akşam geçen yıl değişim programı ile ünivesitemize gelen Bob yemeğe aldı, bize kendi elimizle pizzalar yaptırdı J (İtalyandı kendisi). Geçen yıl ülkesine dönerken Türk kahvesi, çayı, çaydanlık, ince belli bardak bir sürü şey almış, hepsiyle bize servis yaptı (rolleri değiştik yani J). Konukları arasında yine bu yıl 1 aylık ülkemize gelecek olan İngilizce öğretmenleri vardı, aralarından bir tanesi kendi hazırladığı müzik CD’sini hediye etti, hala dinliyorum.

DSC_0412

Columbus’taki ikinci günümüz Ohio State University’de (OSU) geçti. İlk olarak Fahri Hoca’nın birlikte toplantıya katılacağı üniversitenin Orta Doğu Çalışmaları merkezi müdürü olan Prof. Dr. Alam Payind ile görüşmemiz vardı. Şu sırada bu bölüme olan yoğun ilgiden, öğrencilerin ve işlerin artmasına rağmen bütçede değişim olmamasından bahsetti (şikayet etti mi demeli acaba J). Şu bütçe meselesi ne mühim burada, kime işin püf noktasını sorsanız bütçe, sponsor, kaynak kelimesini duyarsınız. Amerikalı gençler de iş imkanlarını bulma konusunda farklı ülkelere açılmanın yollarını ve yeni iş imkanlarını çok iyi analiz ediyorlar gerçekten. Keşke bizim gençlerimiz de yabancı ülkelerde yeni iş sahaları için kendilerini geliştirmekte bu kadar iştahlı ve cesaretli olsalar. Şu anda Orta Doğu’da bir çok iş imkanı var değerlendirebilenler için. Alam Payind ile görüşmeden sonra Fahri hoca ikili anlaşmalar için toplantıların yolunu tutarken biz de Eğitim Fakültesi’ni (College of Education and Human Ecology) ziyaret ettik, burada Richard Lomax, Karen Irving, Tiffany Wild bizi bekliyordu. Özellikle Mustafa Hoca Fen Eğitimi için özel eğitim konusunda aradığı kişiyi yani Tiffany Wild’i buldu. Dünyada şu anda belki de Fen Eğitimi konusunda özel eğitim (engelli eğitimi) üzerinde çalışan ve bu konuda projeleri olan tek kişi. Bu konuda çalışmayı düşünen varsa iletişime geçilebilir.

DSC_0485

IMG_6268

Tüm toplantılar öğleye kadar bitince, önce muhteşem kütüphanesini gezindik ve sonra Columbus’ta kuvvetli bir yağmur altında bir akşam alışverişine çıktık ve sonra sabah erkenden bu kez Nebraska için yola koyulduk. Yol boyunca farkettik ki 2 günde 7 eyalet görmüşüz New Jersey, Pennsylvania, Ohio, Indiana, Illinois, Iowa ve Nebraska. Iowa’nın Ames şehri benim 1 yıl boyunca kaldığım ve harika anılarımın olduğu yerdi, Des Moine’e (Iowa’nın başkenti) çok yakın bir yerden geçtik ve muhtemelen Ames’e sadece yarım saatlik yolumuz vardı ama çok zamanımız yoktu. Onun yerine Iowa City’e uğramıştık, University of Iowa Tıp Fakültesinden Doç. Dr. Bahri Karaçay sağolsun bizi evinde ağırladı ve güzel bir Türk çayı ile yol yorgunluğunu biraz üzerimizden attık. Bahri Hoca Amerikalı arkadaşları ile bir müzik grubu kurmuş ve birkaç albüm yapmışlar. Üstelik gruplarının adı Türkana idi J (Nedense şimdi Dragonfly filmini hatırladım J). Aldığımız CD’leri yol boyunca dinlemekten büyük keyif aldık. Nebraska’da Lincoln şehrine yaklaşırken gerçekten artık takatimiz kalmamıştı. En son şoförümüz Fahri Hoca’nın da uyumaması için bağıra çağıra şarkı söylediğimizi, hatta bir ara bir zılgıt sesini bile hatırlıyorum :)

DSC_0650

Lincoln de bir çok üniversite şehri gibi fazlaca sakin bir şehir. Lincoln’deki asıl ziyaret amacımız yine ikili işbirlikleri için yeni öneriler getirmek, değişim programları için çeşitli anlaşmalar imzalamak ve gezi ekibindeki okul öncesi bölümü hocalarının Lincoln’deki okul öncesi öğrencileri ve bakıma muhtaç çocuklar için oluşturulmuş laboratuvarlarda incelemeler yapmasıydı.

IMG_6635

Ziyaretimizin İlk gününde Lincoln’deki Ruth Staples Child Development Laboratory ve Educare hepimizi gerçekten çok etkiledi. Ruth Staples’ta, benim de ilk kez duyduğum Reggio Emilia yaklaşımı ile eğitim veriliyormuş. Her çocuk için bireysel bir program yürütülüyor ve çocuklar günün büyük çoğunluğunu dış ortamda geçirip, el becerisine yönelik birçok aktiviteler yapıyorlar. Aileler de eğitime büyük oranda dâhil edilmiş durumdalar. Dönüş uçağında yanımda Amerikalı bir anaokulu öğretmeni vardı, onlar da Reggio Emilia yaklaşımını uyguluyorlarmış, bana etkinlik resimlerini gösterdi, çocuklar bir kuaför dükkânı oluşturmuşlar, burada gerçekten saç yapıyorlar (kesme yok), fiyat listesi belirliyorlar ve kozmetik ürünleri satıyorlarmış. 5 yaşın altındaki çocukların bunları yaptığına inanmak gerçekten güç eğer resimleri görmeseydim.

IMG_6335IMG_6350IMG_6348IMG_6343

Lincoln’de ziyaret ettiğimiz ikinci eğitim merkezi Educare idi. Burada maddi durumu elverişli olmayan ailelerin 0 yaşından itibaren çocuklarına bakım hizmeti veriliyordu. Her 3 çocuğa 1 eğitici düştüğü bu merkezin benzerini okul öncesi bölümündeki arkadaşların oluşturmalarının bizim bağlamda biraz zor olduğu kanaatindeyim. Çünkü bizde çok fazla destek programı mevcut değil,  bu gibi yerler bir çok destek kanalından yardım alınmadan yapılamaz ve en önemlisi bu kadar insan gücüne karşılık bu kadar az kişiye hizmet edilmesi alınacak desteği imkansız hale getirir. Bu laboratuvarda en dikkati çeken şey araştırmacılar için laboratuvarın özel olarak tasarlanmış olması. Bakım yapılan her salona özel araştırmacı odası yerleştirmişler, tek taraflı cam sayesinde salondaki çocuk ve eğiticiler bu odayı göremiyor ancak araştırmacılar hem çocukların bulundukları salonu inceleyebiliyorlar, hem de ses ve görüntü kaydı yapabiliyorlar net bir şekilde.  Tabi böyle bir incelemenin yapılması için bir çok prosedürün yerine getirilmiş olması gerekiyor.

IMG_0733

Bu arada yine bizim alanda nitel araştırma yöntemleri konusunda kitapları oldukça popüler olan Prof. Dr. John Creswell ile de görüşme imkanımız oldu. İlk olarak eğitim fakültesinde yaptığımız görüşmelerde yüksek lisans ve doktoradaki öğrencilerin kısa süreli de olsa araştırma için gelebilmeleri adına bazı kararlar alındı. Bu noktada maalesef üniversitemizde dil problemi var, onun dışında öğrenci masrafını karşıladıktan sonra Amerika’daki üniversiteler her zaman böyle uzun süreli ziyaretlere açık. Günün sonuna doğru Bilkent’te 1 yıldan fazla öğretim üyeliği yapmış olan Theresa Catalano bir çay daveti verdi ve yine büyük bir incelikle küçük bardaklarla servis etti. İnsanların Türkiye ile ilgili güzel anılarının hatta özlemlerinin olmasını ve Nebraska’dan gelecek olan Amerikalı meslektaşların heyecanlarını görmek ne gurur ve mutluluk verici :)

IMG_1793

 

Nebraska ziyaretinin ikinci günü tamamen tahtadan yapılmış bir tesise sahip bir golf sahasında yapılan Nebraska Center for Research on Children, Youth, Families and Schools (CYFS)’un konferansında geçti, konferansın teması yine erken çocukluktu. Konferans açılışından sonra küçük odalara ayrılıp sunumları izledik. Benim girdiğim salonda genellikle erken çocukluk döneminde verilen çevre, sosyal sorumluluk, ahlaki gelişim ve farklı bireylere saygı gibi konulardaki çalışmalar sunuldu. Her sunumun sonunda izleyicilerin sunumla ilgili izlenimlerini kendilerince özetleyebilecekleri bazı sorular sorulmuştu. Her sunumdan sonra farklı masalardaki dinleyiciler kendi aralarında bu soruları tartışarak diğerleri ile paylaştılar. Çok hoş bir yansıtıcı pratik uygulamasıydı.

DSC_0875

Nebraska’da her öğle ve akşam yemeklerinde eğitim fakültesi ve  Children, Youth, Families bölümünden hocalarla beraberdik. Amerikalılar için iş yemeği çok önemlidir. Kendinizi bazı fikirler üretmek ve söylemek zorunda hissedersiniz. Bu nedenle her yemek vakti bir öğrenme deneyimi sağladı (ve hatta yordu) diyebilirim. Ve yine hep söylediğim gibi, “ee bu gezinizden neler öğrendiniz, ülkenize buradan bilgi olarak ne götüreceksiniz” soruları sıkça soruldu. Ve tabi bir de planlama… Lincoln ziyaretinde bizimle sürekli ilgilenen Dr. Helen Reikes ziyaretimizin mümkün olduğunca dolu geçmesi için güzel bir program hazırlamıştı. İlk gün program üzerinden dikkatlice geçti ve bize herhangi bir sorun olup olmadığını sordu. Ziyaret benim alanımla çok ilgili olmamasına rağmen, benim için de hızlıca birçok çözüm üretti doğrusu. Hazırladığı programda bizi her gün serviste kimin karşılayacağından tutun da, bizi çaya davet eden Dr. Catalano’yu ziyaret edeceğimiz saat dilimleri bile vardı ki, çay davetine tam zamanında gittiğimiz gibi tam zamanında da kalktık. Bu ziyaretten iki hafta sonra Nebraska University of Lincoln’den 6 hoca bizim Ziraat Fakültesi’ni ziyarete gelmişti. Fahri Hoca ziyaretçi hocalara 15:30’da bir şehir turu rehberliği yapabilir misin diye sorunca tamam demiştim. Ben 15:30’da onların toplantı yaptığı salonun kapısından beklerken toplantı salonuna davet edildim ve maalesef Amerikalı ekip süreyi aşıyoruz diye defalarca tekrarlamasına rağmen o toplantı en az 40 dakika uzadı. O zaman aklıma Dr .Reikes’in programdaki her konudaki dakikliği aklıma geldi. Amerikalı ekipte bulunan ve uzun yıllardır Nebraska’da yaşayan bir Türk hocanın, Türkiye’deki meslektaşlarının bu programa uymama alışkanlıkları karşısında diğer Amerikalı meslektaşlarına karşı mahcubiyet hissettiği yüzünden anlaşılıyordu doğrusu.

Lincoln’de üçüncü günümüzde Türk ekibi olarak bizler sunum yaptık. Türkiye’de neler yapılıyor, üniversiteler ne durumda bunu göstermekti amacımız (daha doğrusu bunu onlar talep etti). Benim ilgi alanlarım arasında bu grubun ilgisini çekebilecek en iyi konu Fatih projesiydi ki gerçekten salondakilerden bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenler oldu. Öğlene doğru sunumlarımız bittikten sonra, Lincoln’deki son etkinliğimiz Eyalet binasını ziyaretti.. Burada bir görevlinin yardımı ile eyalet binasının ilk iki katını inceledik. Eyalet binası Lincoln şehri ve Amerika’nın genel olarak tarihini yansıtan biçimde tasarlanmış. 1922 yılında başlayıp 10 yıllık bir süreçte tamamlanan binadaki tüm sanatsal eserler Amerika tarihindeki önemli dönüm noktalarını, milli birlik ve beraberliği ve sorumlulukları yansıtmakla beraber kullanılan malzemelerde farklı anlamlar varmış (tıpkı başka tarihi eserlerde malzemenin de anlam taşıması gibi) ve bu malzemeler dünyanın farklı yerlerinden getirilmiş. Eyalet binası hem yönetim hem de yargı birimlerini içeriyordu. Ben bizim meclisi hiç görmedim (12 yıllık Ankara yaşamımda), Tv’den gördüğüm milletvekili masaları tertemiz J  Ancak buradaki meclisteki masalar oldukça eğlenceli görünüyordu.  Temsilciler fotoğraflar, okuma kitabı, kişisel eşyalarıyla çok sıcak ve samimi bir ortam oluşturmuşlar. Ve bir de binanın tematik yapısı, her dönemde Amerikalıların yenilenen toplum felsefelerini yansıtan çizimler gerçekten çok hoştu. Bina sanırım Lincoln’un en fazla ziyaret edilen mekanlarından biri bu nedenle rehberler görevlendirmişler ve içeride bir çok ziyaretçi vardı. Ayrıca daha sonra web sayfasından baktığım kadarı ile binada düğünler yapılıyor ve düğün fotoğrafları da çekiliyormuş. Yine Amerikalılar’ın kültür ve değer oluşturma becerilerine gıpta ediyorum her zamanki gibi.

DSC_0023DSC_0066
IMG_6619
Untitled

 

 

Nebraska’dan son akşam yemeğinde alınan bir çok işbirliği kararları ile ayrıldık. Bu kez çok şükür ki uçakla önce New York’a geçtik. Burada da bir günlük bir gezi planlamıştık. Devasa ışıklı panolarla süslü ve panolar sayesinde gündüz gibi görünen Time Square’a gece gitmek gerekiyormuş. Ama insan şaşırıyor, bu tıklım tıklım kalabalığı sadece bu yüksek binalar ve ışıklı panolar mı çekiyor diye.

IMG_6732

Sabah da 5th Avenue ve Central Park’ı görelim dedik, keşke sadece Central Park’ta zaman geçirseydik, bence sadece yüksek binalardan gözlerinizin yorulduğu bir caddede alışveriş de yapmayacaksanız  o binaların arasında kalmış bir vaha gibi görünen güzelim parkta vakit geçirmeli.

DSC_0127

 

DSC_0217

 

Ağaçlar yeşillenmiş ve çiçeklenmiş olsa eminim çok daha harika bir görsel şölen olabilirdi. Tabi kısa zamana sıkıştırınca parkın çok az bir kısmını gezme şansımız oldu, sonrasında biraz da çok gerekli olmayan bir acele ile havalimanına doğru yola koyulduk, üstüne uçak da 2 saat kadar rötar yapınca daha da bir hayıflandık. Dönem ortasında, dolu dolu, uyumlu gezi grubu sayesinde çok eğlenceli bir 10 gün geçirdik diyebilirim.  Bakalım bir sonraki Amerika ziyaretimiz ne zaman olacak (Yine aynı tonlama ile soruyorum, bu yorgunluğa ne zaman hazır olurum acaba :))..

Publishing

Bir Makalenin Hikayesi

Geçtiğimiz Kasım’da Ankara’da Çocuk ve Bilgi Güvenliği Kongresi yapılmıştı. Danışmanım Prof. Dr. Kürşat Çağıltay EU Kids projemizin bulgularından bahsetti panellerin birinde. Benim en çok dikkatimi çeken ise hemen hemen her sunumda EU Kids bulgularına yer veriliyor olmasıydı. Yani proje gerçekten çok yaygınlaşmış, bizler bir çok konferansta sunumlarını yaptık, bir kaç kez rapor yayınladık ve Türkiye web sayfasından bir çok bulguyu paylaştık. Ayrıca EU Kids Online projesinin partnerlerini yaptığı farklı yayınlar var, yani bu alanla ilgili az çok çalışma yapan herkes bu projenin farkında. Ama nasıl olduysa EU Kids’in Türkiye’ye ait en temel bulgularını içeren makalemiz yayınlanmakta çok gecikti. Bir kaç kez reddedildi öncelikle ve malesef bana göre reddedilme nedenleri çok anlamlı değildi. Türk hakemlerin her türlü anket için güvenilirlik skorları istemesi ve betimleyici istatistiği yeterince anlamlı bulmaması bu redlerin en önemli sebebiydi.

Öncelikle vurgulamak gerekir ki EU Kids 25 ülkeden 100’ü aşkın araştırmacının bir araya geldiği bir proje, anketin geliştirilme sürecinde uzun bir fikir alışverişi gerçekleşti ve teorik alt yapı tam anlamıyla güvenli internet kullanım alışkanlıklarına tüm yönlerini kapsıyordu. Ankette hem çocuklar hem de o anda yanlarında bulunan bir ebeveynlerine sorulacak sorular mevcuttu. İlk taslak anket geliştirildikten sonra birincisi sadece İngiltere ve ikincisi tüm partner ülkelerde tüm yaş gruplarını kapsayacak şekilde “bilişsel görüşmeler” yapıldı. Bilişsel görüşme (Cognitive interview) kişilerin enstrümandaki ifadeleri yeterince anlayıp anlamadığını, cevaplamakta zorlanıp zorlanmadığını, ifadenin daha anlaşılır nasıl olabileceğini, kişilerin sosyal beğenilirlik hissine kapılıp cevap vereceği türden bir soru olup olmadığını anlamak amacıyla yapılır. Burada anketör direk olarak soruları kişilere sorar ve hem cevabı hem de kişinin tepkilerini not eder, böylelikle enstrüman bir adımda daha şekillenmiş olur. Tüm bunlar yapıldıktan sonra yeniden 500 çocukla 5 ülkede bir pilot çalışma yapıldı ve EU Kids Online anketine  son şekli verildi.

EU Kids Online enstrümanı 200’e yakın soru içeriyor (SPSS dosyasında ise 750’den fazla değişken var, alt sorular nedeniyle) onlarca farklı başlıklar altında ve her birinin ölçtüğü şeyler farklı türden bazılarında süre, bazılarında sıklık ve bazılarında  katılıp katılmama soruluyor. Bu nedenle tam anlamıyla anketti ölçek değil. Yani maddelerin birbiriyle ilişkilerinin  olmasını beklemiyoruz. Bu anlamda bu anketten illa ki bir güvenilirlik skoru beklemek açıkçası ya tüm anketlerin güvenilirlik skoru gerektirdiği düşüncesinden ya da bizim belirttiğimiz enstrümanın nasıl bir anket olduğunu anlatamamış olmaktan kaynaklanabilir.

Hakemlerin reddetmedeki ikinci savunması ise betimleyici bir çalışma olmasıydı. Göz alıcı istatistiksel sonuçlar çekici olabilir ama henüz Türkiye hatta Dünya için yeni olan bir konuda neden betimleyici istatistik göz ardı edilsin? Ebeveynlerin (ankete katılan ebeveynlerin çoğu anne idi) sadece %25’i internet kullanırken çocuklarına internet kullanımında %60lar civarında yardım ettiklerini iddia ediyor olmaları yeterince anlamlı veriler değil mi? Bu sayılardan çıkarım yapmak da çok zor değil açıkçası. Üstelik makalede sorulan soruların büyük çoğunluğu ilk kez araştırmalarda sorulmuş sorular ve cevapları oldukça çarpıcı.

Publishing

Nihayet makalemiz bu argümanları aşarak son gönderdiğimiz Eğitim ve Bilim dergisinde yayınlandı kabul edilişinin üzerinden 15 ay geçtikten sonra… Türkiye’de SCSI dergilerde yayın yapmak çok zor, hele bizim alanda… Aslına bakarsanız Türkçe makale yazıp kendi literatürümüzü geliştirmeyi çok istiyoruz ama bunca emek verdiğimiz şeyleri Türkçe yayınlamakta çok zorlanıyoruz. En kısa zamanda dergi sayısının artması ve daha objektif bir değerlendirme ve yayın sürecine ihtiyacımız var…

Makaleye http://egitimvebilim.ted.org.tr/index.php/EB/article/view/1867  linkinden ulaşabilirsiniz…

A_2014-01-19 07-42-04 - Copy

Abant’ta Dijital Yaşam Üzerine

Yeşilay’ı nasıl bilirsiniz? Ben yıllardır sadece alkol ve sigara bağımlılığı ile mücadelesi ile tanırım, eski bütün broşür ve afişlerinde de bu vurgu vardır çünkü; oysa onların misyonu genel olarak “bağımlılık”mış. Bunu sonradan mı bu şekle dönüştürdüler bilmiyorum, ama hep bu misyonu taşıyorlardı ve ben bunu bilmiyorsam gerçekten çok geç kalmışım öğrenmek için. Misyonu kötü alışkanlıklar ve bağımlılıkla mücadele olan bir sivil toplum kuruluşu, günümüzün yeni bağımlılık unsurlarından “teknoloji” için de bir çözüm üretme arayışını da ajandasına eklemiş gibi görünüyor. Teknoloji (ki burada internet bağımlılığının kastedildiğini tahmin ediyorum) ya da internet bağımlılığı deyince aslında bir çelişki var. Alkol ya da sigara denildiğinde yarardan bahsedemiyoruz belki ama teknoloji denildiğinde hayatın vazgeçilmezi ve hayatı kolaylaştıran en önemli unsurlardan biri. Prensky’nin dijital vatandaş tanımına bakıldığında dijital vatandaş ile teknoloji bağımlısı aynı şeyler, yani teknoloji bağımlılığı ile mücadele bir dijital göçmen mücadelesi anlamına gelebilir. Teknoloji bağımlılığı böyle toplu şekilde mücadele gerektiren bir bağımlılık şekli olamaz. Bu nedenle “İnternetin Bilinçli Kullanımı ve Teknoloji Bağımlılığı” Çalıştayının başlığında “teknoloji bağımlılığı” ibaresi bence hatalıydı ama Yeşilay, Bilgi Teknolojileri Kurumu ve Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın işbirliğinde Abant’ta gerçekleştirilen bu çalıştayda bunun dışında herşey harikaydı. “Teknoloji Bağımlılığı Bilinçlendirme ve Farkındalık Oluşturma”, “Teknoloji Bağımlılığını Önleme”, “Dijital Okur-Yazarlık” ve “”Dijital Hak ve Sorumluluklar” başlıklarındaki çalışma grupları 3 gün boyunca çalışarak raporlarını tamamladı.

A_IMG_12

Çalıştaylar, panel, konferans, kongre gibi akademik etkinlikler arasında benim en sevdiğim etkinlik. Çünkü bir kaç gün boyunca (belki daha kısa da olabilir) bir grupla beraber bir konuda çözüm üretmeye çalışıyoruz. Bu süreçte insanları daha yakından tanıma, tartışma, birbirini anlama, çok farklı perspektiflerden konuyu irdeleme fırsatı buluyoruz. Örneğin yer aldığım “Dijital Haklar ve Sorumluluklar” grubunda yer alan katılımcıların kurumları şöyle: Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Yargıtay Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü, Talim Terbiye Kurulu, BTK, TİB, Hacettepe Psikoloji, Ankara Tıp, Gazi Tıp,Yeşilay, TEMKODER, Mutlu Çocuklar Derneği, Anadolu Üni – BÖTE, Atatürk – BÖTE :) Hal böyle olunca özellikle işin yasa-yargı boyutunda bir çok şey yeni şey öğrendim. Moderatörlüğünü Ankara Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Betül Ulukol’un ve raportörlüğünü benim yaptığım çalışma grubunda öncelikle bazı tanımlar yapma gereği duyduk, örneğin dijital haklar, bilgi ve veri güvenliği ne demektir, unutulma, lekelenmeme hakkı nedir, dijital sorumluluk nedir gibi… Daha sonra günümüzde mevcut olan dijital ortamda yaşanan problemleri ve bu problemlerin hangi eksikliklerden kaynakladığını ve buna yönelik uygulamada, devlet politikasında, eğitimde ve yasamada ne tür ihtiyaçlar olduğunu belirledik. Raporumuzun taslağını oldukça dolu bir içerik ve uygulanabilir önerilerle tamamladık.

A_IMG_9898

A_IMG_9950

Rapor yazımına hala devam ediyoruz çünkü tüm raporun hazırlanması için 3 gün gerçekten çok kısaydı. Pazar sabahı 7 Km’lik bir sabah yürüyüşünden sonra kısa bir oturumla ile raporun taslağına son şeklini verdik ve 4 grup da sunumlarını yaptı. Teknoloji bağımlılığı başlıklarındaki raporlarda da tahmin ettiğimiz gibi genellikle “internet bağımlılığı” vurgusu yapılmıştı. Çıkan sonuçların BTK ve TİB tarafından değerlendirilerek uygulamaya aktarılması konusunda beklentilerle çalıştay sona erdi.

A_IMG_9995

Abant yolculuğunun en güzel taraflarından biri de lisanstan hocalarımla tekrar görüşme şansını edinmiş olmamdı. Hocalarımdan birini neredeyse mezun olduğumdan beri görmedim. Yıllar sonra aynı ortamda, çay sohbetlerinde bir araya gelmek, fikir paylaşmak kadar mutluluk verici bir şey yok :)

Tabi oksijenin bizlerde mahmurluk oluşturduğu güzel Abant’ta keşke biraz da kar olsaydı. Erzurum’da Aralığın ilk gününde yağan kar 1.5 ay boyunca hala dururken Marmara’da kardan eser yoktu. Bu yıl Abant’a bile doğru düzgün yağmamış, mont giyme ihtiyacı bile hissetmedim. Çalışmalar sırasında çok çok az fırsat bulup çıktığım otelin otelin yakınında tatlı ve şirin teyzeler ev yapımı yiyecek ve çiçekten taçları sergiliyorlardı. Çok şirin iki teyze yanyana benzer şeyler satarken, birinden iki şey almak isteyince “birini benden diğerini de bundan alıver” demesi çok hoşuma gitti :)

Son olarak her dışarı bakışımdaki manzaralar ise bir harikaydı, bir de sevimli köpek ordusunun eşlik ettiği sabah yürüyüşü :)

A_2014-01-19 12-32-16

A_2014-01-19 07-42-04

A_2014-01-19 07-59-10

IMG-20131224-WA0015

Sosyal Medyanın Yeniden Keşfi

Öncelikle şu ayrımı yapmak gerekiyor sosyal medya ve sosyal ağlar aynı şeyler değil. Önce sosyal medya vardı, hani Web 2.0 ile gelen. “Kullanıcıların kendi oluşturdukları içerikler”di sosyal medya. Bloggerlar bir anda türedi, sonrasında video ve resim paylaşım alanlarında patlama yaşandı. Bunların hepsi insanların iletişim ihtiyacının bir sonucuydu ve dijitalleşen yaşamda önemli bir iletişim boşluğunu doldurdu. Daha sonra sosyal ağlar yaygınlaştı. Artık başkalarının paylaştıklarını tek bir pencerede görme imkanı doğunca o emek emek oluşturulan bloglar yerine daha kısa, daha hazır mesajları paylaşmak cazip gelmiş olmalı ki, Amerika’da 2006’da %28 olan blogger oranı 2009’da %14’e düştü. Paylaşım paylaşımı getirdiği için dakikalar içinde binlerce kişiye ulaşmak daha kolay hale geldi. Bu çığ gibi kontrolsüz büyüme tabi ki bir yerde bir sosyal sorun olarak karşımıza çıkmak zorundaydı!

Sosyal medyanın ve sosyal ağların gücünü farketmekte çok geç kalmış olsak da son zamanlardaki olaylar öylesine bir “sosyal medya bizim hayatımıza neler getiriyor” telaşı uyandırdı ki şu ara her hafta bunun üzerine bir etkinlik var. Bizler, “çocuklar sosyal ağlarda neler yapıyorlar, kişisel bilgilerini nasıl koruyorlar” noktasındayken Kayseri Öğretmenevi’nde yaptığım sunumdan sonra öğretmenlerin dile getirdiği şeylerden büyüklerin endişelerinin bunun çok ötesinde olduğu anlaşılıyor. EU Kids, BTK ile yaptığımız sosyal ağlar çalışması ve Erzurum’da yürüttüğümüz güvenli internet araştırmalarının sonuçlarını harmanladığım sunumumda daha çok öğretmenlerin çocuklara hangi konularda yardımcı olabileceklerini vurgulamaya çalıştım. Ancak öğretmenler için sosyal medya toplumu nasıl etkiliyor, sosyal medya çocukları bir yerlere sürüklüyor mu, sosyal medya bizim takip edilmemize mi neden oluyor, yasal sorumluklar neler, bu kadar gerçek dışı haber dolaşırken hangisine inanacağız gibi konular merak ediliyordu. Ve açıkçası bütün bunlar için henüz net bilgilere sahip değiliz. Bir öğretmenin ısrarla çok farklı kaynaklarda çok farklı bilgiler oluyor hangisine inanacağız konusunda bir formül arayışı karşısında sanırım söylenebilecek şey “sadece gördüğünüz herşeye inanmamanız ve sabredip sonucu görmeniz konusunda bilinçli olmanız gerekiyor”.

sosyalmedyaPanel

Avukat Tuğsan Yılmaz, Uluslararası Sosyal Medya Derneği Genel Sekreteri Salih Çaktı, Yen Yüzyıl Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Doç. Dr. Kamile Akgül, Erciyes Üniversitesi Hukuk fakültesinden Yrd. Doç. Dr. Fatih Birtek ile beraber yaptığımız sunumlarda işin hukuki boyutu izleyiciler için daha fazla etki bıraktı denilebilir. Kırşehir’den sonra Kırıkkale Üniversitesi’ndeki sunumlar ise iletişim fakültesindeki öğrencilere yapıldığından onlar için genel olarak medyanın etkisi konusunda beklenti içindeydiler. Tabi sunumu yapan bizler her seferinde hedef kitle değiştiğinden sunumlarda biraz zorlandık. Genel olarak her kesim biraz bilgi kirliliğinden, sosyal medyanın gücünden ve insanlar üzerindeki etkisinden tedirgin hale gelmiş durumda.

IMG-20131224-WA0015

Durum böyle olunca yeni bir araştırma ajandası geliştirme ihtiyacı hissettim. Son günlerde Facebook sosyolojisi üzerine çalışıyoruz BAP projesindeki arkadaşlarımla. Hani şu “neden benim eklediğim hiç bir şeye yorum yazmıyor” diyerek bozulan arkadaşlıklar, facebooku artık gönderme yapma platformuna dönüştürme alışkanlıkları gibi konular bu çalışmanın kapsamında. Bunun yanı sıra sosyal medyanın kişileri etkileme gücü, sosyal medya ile değişen inançlarımız, sosyal medya ile ilgili tedirginliklerimiz de yeni ajandada yer alacak. Bu açıdan Ocak ayının ortalarında Abant’ta yapılacak olan “Bilinçli İİnternet Kullanımı ve Teknoloji Bağımlılığı” çalıştayında yer alacağım “Dijital Hak ve Sorumluluklar Çalışma Grubu”ndan da yeni ajandalar çıkacağı kanaatindeyim. Bu iki etkinlik sayesinde gelecek dönem vereceğim Sosyal Medya ve Etkileri isimli yüksek lisans dersi için de bir çerçeve çizmeyi umuyorum. Dersi de her hafta bir çalıştay olacak şekilde planlıyorum. Çünkü şu aşamada bilgiden ziyade açıklığa kavuşturulması gereken sorular var elimizde. Bu soruları çalıştaylarla bilgiye dönüştürmek gerekiyor.

Snapshot_001

Tübitak Projesinin En Heyecanlı Zamanları!

Her şey gaz ve toz bulutu ile başladı, şimdi ise adım atacak yer yok ☺ Gerçekten bomboş bir adayı eğlenceli ve dopdolu bir dünyaya dönüştürmenin mutluluğunu yaşıyoruz.

3 boyutlu sanal bir platformu bir eğitim ortamına dönüştürmek hem eğlenceli hem de yorucu bir süreç. Defalarca yapılan kullanılabilirlik çalışmaları, aşılması zor teknik sorunlar, yapmak istediğimiz bazı şeyleri kısıtlayan bir platform ve platforma eklenen bir çok multimedya öğesinin hazırlanması oldukça zamanımızı aldı. Ama öğrencilerden aldığımız dönütlerin olumlu olması tüm yorgunluğumuzu gideriyor. Bu yazıda kısaca projemizin gidişatından bahsedeceğiz.

Projemiz 2012 Nisan ayı ile başladı, bizi ekipçe zorlayan ilk husus doğru platformu seçmek oldu. Ücretli ve ücretsiz platformlar arasında Second Life’ın bize en fazla imkanı sunacağına karar vermiştik. Sanal dünyalar ilk bakışta bir oyun ortamı gibi görülebilir, ama öyle değil, ortamda gezinerek bilgi edinilmesi ve sosyal bir öğrenme ortamı oluşması amaçlanıyor. Bu nedenle motivasyonu sağlamak için oldukça fazla uğraşlar verdik. Hatta oluşacak farklılığı görmek için spor alanlarından birini normal birini oyunsallaştırılmış şekilde tasarladık. Bunun etkilerini bu dönem yapacağımız çalışmada araştıracağız. Bu dönem yapacağımız çalışmalardan biri de çocuklara kendi ortamlarını tasarlatmak böylelikle ortamdan daha da fazla zevk alabileceklerini tahmin ediyoruz.

Snapshot_001

Tasarımlarımız sırasında bizi zorlayan diğer bir husus sanal platformların yeterli olmadığı nesne etkileşimi unsuru, örneğin buz hokeyi ya da curling sporlarında bir nesnenin çarptığı diğer nesneyi çarpmanın etkisine göre ve gerçek fiziksel kurallara göre hareketlendirmek için çalışıyoruz. Bu aşamada her türlü teknik desteğe açığız!!! En son problem ise (tamam bu son!) internet kısıtlamaları. Kullanılan platforma kullandığınız ağın izin verip vermemesi son derece önemli. Second Life platformunu seçerken bu dikkatimizden kaçmış. Okullara gittiğimizde bizi bekleyen kötü sürprizden habersizdik, MEB ağları Second Life’a izin vermiyor. Bu nedenle çok kısa sürede bir B planı geliştirdik ve okulunda MEB ağı bulunan öğrencileri fakültemizdeki laboratuvarlarda ağırladık. Onlar için eğlence ikiye katlanmış oldu böylece. MEB ağı dışında bir ağ kullanan okula da 10 bilgisayar götürmek zorunda kaldık.

934824_627201487307623_1010813706_n

Yaz boyunca ortamı tam anlamıyla bitirmek için uğraştık. Şu an itibari ile tüm spor alanlarımız, sosyal alanlarımız hazır. Okullarımızı ayarladık. Bundan sonra sadece ortaokul değil lise öğrencileri ile de çalışmayı düşünüyoruz. 6 tez ve 20’ye yakın dergi makalesinin geliştirileceği çalışmalarımız için ekipçe çalışıyoruz.

IMG_3565

Gerçekten tüm ekip büyük bir özveri ile ve yapabileceklerinin en iyisini yaparak ilerliyor. Bizler çalışmalarımızı tamamladığımızda platformun bir süre daha hizmet vermesini amaçlıyoruz. Bu şekilde dışarıdan araştırma yapmak isteyen araştırmacılar için de bir ortam sağlamış olacağız. Şu sıralar proje ile ilgili tanıtım çalışmalarımız devam ediyor, kısa bir zamanda farklı tanıtım videolarımızı izleyebileceksiniz.

IMG_3515
Şimdi yepyeni bir dönem bizi bekliyor, bizler heyecanlı ve de hazırız! Proje Web sayfamız: http://kisoyunlari.atauni.edu.tr/, Proje için hazırladığımız videoları izleyebileceğiniz Youtube kanalımızın adresi: http://www.youtube.com/kissporlari/
Unutmadan! Videoların seslendirmeleri de bana ait :)

2013-09-08 19.19.30

Nihayet Handbook…

Şu akademik yayın işi çok stresli bir süreç, bilmiyorum bizim alana mı özgü ama bazen bir makalenin basımı için 2 yıl beklediğiniz oluyor, ya da “red veya kabul” edildiğinizi ancak 2 yıl sonra da öğrenebiliyorsunuz. Bir gün bir mail geliyor dergiden bir makaleden bahsediyor mesela, siz bahsi geçen makalenin size ait olup olmadığından bile şüpheye düşebiliyorsunuz bu kadar vahim yani durum :). Bu nedenle “özel sayılar” ya da editörlü kitaplar yayın için daha az yoruyor insanı, en azından kabaca da olsa size ne zaman cevap verileceğini, bir iki ay sarksa da yayın tarihinizi biliyorsunuz. Tabi istisnalar da olmuyor değil Handbook on Educational Communications and Technology kitabında olduğu gibi. Eğitim – Öğretim Teknolojileri alanının en önemli kitaplarından biri olan serinin 4. kitabı da 2010’un ilk aylarında ilana çıkmış (o zamanlar daha tez yazmaya çalışıyordum heyy gidi günler :)) ve hemen sonuçlarımızı öğrenmiştik, ama 2012’nin başında yayınlanmasını beklerken basımı ancak 2013’ün ortasına kaldı. Ama en azından umutlarımız suya düşmedi…

2013-09-08 19.19.30

Doktora tezimin temel çerçevesini “etkinlik teorisi” oluşturmuştu. Kitapta, kitabın Türkçe versiyonunda da yazdığım Etkinlik Teorisi (Activity Theory) üzerine bir bölüm yazdım. Ancak burada farklı olarak sadece etkinlik teorisinden değil “etkinlik araştırması”ndan bahsediyorum. Çünkü etkinlik araştırmasının tek çerçevesi etkinlik teorisi değil, aktör-ağ teorisi, sosyoteknik sistem teorisi gibi çeşitli dalları var, ama hepsinde amaç dinamik ve bir amaca yönelik olarak sürekli büyüyen insan ya da insan olmayan birimlerin nasıl bir işbirliği içinde olduklarını ve zamanla bu sistemin değişimini izlemek ya da iç dinamiklerin birbiri ile ilişkisini analiz etmek. Epistemoloji nasıl değişiyor ise metodoloji de öyle değişiyor, yani günümüzdeki oluşturmacılık için nasıl her öğrencinin kendi öğrenmesini yapılandırması temel alınıyor ise, etkinlik teorisinde de araştırmacının etkinlik yaklaşımlarını farklı durumlara karşı farkıl şekillerde kullanması temelde alınıyor. Sadece sistemin analizini yaparken de kullanabiliyorsunuz, bir sistemin başka sisteme dönüşürken nasıl dönüştüğünü de açıklayabiliyorsunuz, sistemdeki tek bir öğenin değişiminin diğer öğeleri nasıl etkilediğini ya da sisteme yeni eklenen bir öğenin sistemi nasıl değiştirdiğini de anlayabiliyorsunuz.

2013-09-08 19.21.08

İşte bu nedenle birileri gelip hocam bu etkinlik teorisini nasıl kullanacağız dediğinde gerçekten anlatması zor, oluşturmacılığı tanımlayabilirsiniz ama “nasıl uygulayacağız” dediklerinde bir çırpıda anlatmak imkansızdır. O nedenle öncelikle sadece etkinlik teorisini anlatan ya da inceleme şeklinde olan yayınları değil, mutlaka birbirinden çok farklı şekilde etkinlik teorisini kullanan araştırma makaleler de incelenmeli. Ayrıca etkinlik teorisini iyi bir şekilde kullanmak için çok iyi gözlemlemek ve çok iyi ilişki kurabilmek gerekiyor. Tabi bu bütün nitel araştırmalarda gerekli olan bir özellik, ama etkinlik teorisinde biraz daha stratejik düşünmek gerekebilir. Neyse gözünüzü korkutmayayım, nitel çalışmalarınız için bir çerçeve arıyorsanız etkinlik sistemlerine de bakmanızı öneririm.

1010670_10200168292746215_257045924_n

Yaylada Sempozyum…

Telefonda kimle konuştuysam “nee yaylada ne sempozyumu yaa, kendinize eğlence mi aradınız” dediler ne yalan söyleyeyim. Yaylada sempozyum fikrini ortaya koyan Doç. Dr. Hasan Karal hocamın aklına sağlık. Bizler acaba sunumlar için yeterli salon var mı derken bir baktık ki sunum için otağlar kurulmuş (Trabzonda Keşan denilen bezlerle süslenmiş, yere kilim serilmiş), acaba açılış konuşmaları için büyük bir yer var mı diye bakınırken bir de baktık ki kahvaltı yaptığımız restoran bir anda konferans salonuna dönüşmüş, internet bulabilecek miyiz derken sağolsun Turkcell yetişmiş…
1040668_10200167748892619_1367156495_o
1065211_10200948782418417_2082600060_o
1048974_10200168098821367_859219875_o
1010670_10200168292746215_257045924_n
KTÜ Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Adnan Baki’nin de dediği gibi dağ başında teknoloji konuşmaya gittik, teknolojiden uzak kalır mıyız endişesi yersiz çıktı, (uzak kalsaydık daha mı iyiydi ne?) tabii ki, ama sunumlar boyunca ayağımız toprağa değdi, buhar buhar rüzgarla taşınan sis bizi ferahlattı, gözümüz gönlümüz yeşile doydu. Bol bol da teknolojiden konuştuk, ICITS’te yaşayamadığım akademik yoğunluğu da yaşadım. Üç sunum ve iki çalıştay ile birlikte iki oturum başkanlığı ve otağ otağ gezerek ucundan kıyısından yetiştiğim sunumlarla tatlı sohbetler ettik. ITTES 2013 sempozyumunda sadece BÖTE alanından değil öğretmen eğitimi alanında da çokça katılımcı vardı. Bu sempozyumu mekanından başka farklı kılan şey bolca çalıştayların düzenlenmesiydi.

Benim aklıma bir kaç sempozyumdur takılan bir şey var, çalıştay nedir ve çalıştaya gelen kişiler ne bekler. Açıkçası ben çalıştayı katılımcıların da aktif olarak yer alıp fikir ürettiği bir ortam olarak algılıyorum. Bu nedenle sadece sunum ve tartışma şeklinde ilerlememesi gerekiyor. Ancak katılımcıların da “ben oturup dinleyeyim hele neler varmış” diyerek çalıştaya girmemesi gerekir, kendinden de bir şeyler katma ve yeni şeyler üretme isteği olmalı. Aksi taktirde 3-4 saatlik bir süre hem sunumu yapanları hem de katılımcıları zorlayacaktır.

Bizler de iki çalıştayda sosyal ağların eğitimde kullanımı ve insan bilgisayar etkileşimi konularına yer verdik, internet güvenliği, bilişsel öğrenme ile ilgili dersimizin öğretim tasarımı ve bilgisayar oyunları ile ilgili bildirilerimizi sunduk (sağolsun doktora yapan arkadaşlarımız sunumları güzelce yaptılar). Sosyal ağlar çalıştayında sosyal ağları eğitimde kullanırken yaşadığımız deneyimleri paylaştık. Katılımcıların büyük çoğunluğunun ilk kez duyduğu “gamification” kavramından bahsettik sosyal ağlar çalıştayında en iyisi biz bu konu için ayrı bir çalıştay düzenleyelim diyerek ayrıldık, zira katılımcıların fikir geliştirmesi biraz zordu kısa sürede. İnsan bilgisayar etkileşimi çalıştayında ise en can alıcı kısım taşınabilir göz izleme cihazı ile deneme yaparkenki zamandı. İnsanlar gözlerinin yansımasını ilk gördüklerinde çok heyecanlanıyor :)
DSC_0318
1047923_10200167710971671_2139067564_o
Kişileri tek tek çağırıp bir resme baktırdık, ama salondaki kimse ne resmine bakıldığını söylemedi, sonrasında ise kahkaha tufanı eşliğinde ünlü bir Hollywood çiftinin resimlerinde hangi noktalar odaklanıldığını gösterdik (anlaşılan o ki güzel bir kolye herkesin dikkatini çekiyor, hanımlar!!!).

2,5 gün sunumlarla yoğun bir şekilde geçtikten sonra kalan zamanda Sümela Manastırı ile Batum’u görme fırsatı yakaladık.

DSCN6286

IMG_0457

Bu arada Batum’a gitmeyi düşünenler varsa çok erken saatlerde gitmek lazım aksi takdirde sıcak havada o kadar zaman beklemek çok yoruyor. Hele dönüşte grup grup sıraya alıyorlardı, kapı açıldığında bir anda kendimizi savaşa giden bir toplulukta hissettim :)
IMG_1139
Trabzon’a tekrar döndüğümüzde KTÜ’nün tesislerinde kaldık, bu şehirde konaklamak için harika iki tesisi var, şiddetle tavsiye ederim. Son gün biraz şehir merkezini gezdik, Erzurum’un o geniş ve düz cadde ve sokaklarından sonra bana burada trafikte survivor olmak gerekirmiş gibi geldi, bitmek bilmeyen yokuşlar ve de daracık sokaklar… Üstelik şehir merkezi beklediğim kadar yeşil değildi, acaba dağlarımız yeterince yeşil diye mi düşündüler diye düşünmeden edemedim :)
DSC_0275
Otobüs için servisin gelmesine yarım saat kala Maraş caddesi ile hemen yanındaki parktaki çay bahçesine uğradık.
IMG_1214
Yalnız bir şeyi itiraf etmeliyim ki Erzurum’da içtiğim çayın tadını hiç bir şehirde bulamıyorum, ama mekanlar bakımından Erzurum’dan daha iyiler.

Son olarak dönüşteki yolda yine yeşillere hayran hayran yol alırken şu Erzurum’dan çıkıp 3-4 saat gidince gördüğümüz sık ve koyu yeşilden biraz da bizim şehrin dağlarına da uğrasa ne güzel olacak diye düşündüm. İnsanın  o yeşile karışıp gidesi geliyor. Hele bir de yaylada bir gün batımı vardı ki hiç bir resme sığmaz…
IMG_0137
1052496_10200167789173626_1261897858_o

DSC_0050

Vee bir ICITS daha bitti

… hem de alnımızın akıyla. Eğer işin içindeyseniz, dışarıdan ne kadar iyi görünse de içinize sinmez yaptığınız şey. Ama bu sefer öyle olmadı, aslında sempozyumu yaptığımız SEM’deki bir kaç elektrik kesintisi, projektörlerdeki bazı sorunlar, yemeklerin yeterince lezzetli olmaması gibi durumlar içimi kemirse de hem organizasyon olarak bizler hem de konuklarımız çok memnun ayrıldık sempozyumdan.

IMG_1584
DSC_0050

Bir kere sempozyumun küçük çaplı olması “aa Ahmet sen de mi burdaydın” tadında bir kahve molası zevki sunuyor. Eski dostlar, aynı ofislerde çalıştığımız arkadaşlar, hocalarımız, ve zaman geçtikçe tanıdığımız insanları bir arada görmek çok mutlu ediyor insanı. Ve zamanın ne kadar çabuk geçtiğini de hatırlatıyor tabii, lisansının ilk yıllarını hatırladığımız arkadaşlarımız artık neredeyse doktora bitirme aşamasına gelmişler. Aynı ofisi paylaştığımız arkadaşlarımız Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversitelerde çalışmaya başlamış, artık birbirimize yüksek lisans doktora öğrencilerimizi takdim eder hale gelmişiz. Bu işin duygusal kısmı tabii :) Akademik kısmı ise daha anlamlı hale geliyor çünkü artık kimlerin ne çalıştığını benimsiyorsunuz, kimlerle işbirliği yapabileceğiniz konusunda fikir yürütür hale geliyorsunuz.

 

Sempozyum açılışında iki davetli konuşmacımız vardı, birisi Kore Eğitim Sistemi ve Teknoloji Entegrasyonu konusunda konuşan Prof. Dr. Myunghui Hong, ikincisi ise Türkiye adresli dergiler ve etik konulu konuşması ile Prof. Dr. Metin Balcı. Hong’un konuşmasına açıkçası bazı sorunları çözmeye çalışırken çok fazla iştirak edemedim. Ancak farkedilir biçimde, Kore’nin ekonomi ve eğitimdeki dönüm noktaları bizimkine benziyordu. Fatih projesine benzer bir projeyi onlar çok daha önce yapmışlardı ve bu anlamda Fatih projesini anlamak için iyi bir fırsattı bu konuşma.

DSC_0200

Metin Balcı’nın konuşması sırasında ise herkes gibi yerime çakıldım diyebilirim. Çünkü benim de şahit olduğum pek çok etik problemini o kadar detaylı o kadar kanıtlara dayanır şekilde ifade etti ki, tüm akademik geçmişimi sorguladım ve bundan sonraki tavrımı belirledim diyebilirim.

Sempozyumun en önemli kısmı tabii ki bilgi alışverişi kısmı, ancak muhtemelen benim için sunumlardan en az istifade ettiğim sempozyum bu oldu, çünkü bunu bizler organize ediyorduk ve ne zaman bir oturuma girsem bir sebeple dışarı çıkmak durumunda kaldım. Ama yine de İzmir’de keşfettiğimiz Yeşim Kunter’in çalıştayına, bir sunum oturumuna katılmayı başardım. Bu tek çalıştaydan bile güzel proje fikirleri çıktı ortaya. Yeşim Kunter’in çalıştay için getirdiği Furby’e “Erzurum, günaydın” dedirtmek için gösterdiğimiz çocuksu çaba ise gerçekten takdire değerdi :) (Herkes şahittir ki en fazla ben çabaladım :)

IMG_1648

Konuklarımız ise bilgi alışverişinden bir hayli memnun kaldılar, özellikle semzpozyum alanımız buna çok müsaitti, tüm salonların oldukça geniş bir fuaye alanına açılıyor olması kimsenin kenarda köşede kalmaması için çok avantaj sağladı. Sosyal medyayı etkin şekilde kullanmamız öncesinde ve sonrasında bir çok tanışıklıklara vesile oldu. Bir çok salon her sunumda tam olarak dolmuştu. Ayrıca sms sistemi ile sunum değerlendirmesi yapmamız hem bir rekabet hem de heyecan unsuru oluşturdu. Ama tabii, bunu abartan bazı dostlarımızın sunumu için 200’den fazla sms oyunun atılmış olması da gözümüzden kaçmadı (normalde her sunumda ortalama 25 kişi mevcuttu) :)

Türkiye’deki sempozyumlara özgü olduğunu tahmin ettiğim eğlence boyutunu da unutmamıştık tabii, geçen yılda olduğu gibi gala gecemizde lisans öğrencisinden profesörüne aynı pistte 3 saat geçirdik :) Pazar günü ise Tortum gezimiz vardı, şu sempozyum olmasa Tortum Şelalesini ne zaman görürdüm acaba… Hele bir de Tortum Yedigöller var ki, suyun temizliğine, ortamın yeşiline, balığın lezzetine diyecek yok…

IMG_2684
DSC_0425

Sempozyumla ilgili atlanılmaması gereken bir durum var ki o da lisans öğrencilerimizin özverisi… Biz bile tanıyamadık onları desem abartmış olmam… İtiraf etmeliyim ki bu kadar özverili şekilde bir ekip çalışması beklemiyordum. En ufak bir pürüz yaşanmadan, “bu benim görevim değil” demeden, yüzlerindeki gülümsemeyi eksiltmeden konuklarımızı en güzel şekilde ağırladılar. Her türlü problemlerini çözmek için çabaladılar, öyle ki konuklar bile onların bu haline şaştı. Hatta bir öğrencimiz valizinin taşınmasına yardım ettiği bir hocamızın ona “hocalarınız bizlere bu şekilde yardım etmezseniz size sert mi davranırlar” diye sorduğundan bile bahsetti :) Oysa bizim geride bu ekipte olmak isteyen en az 50 öğrencimiz daha vardı, ve onlar sempozyum ekibine giremedikleri için çok buruktular, malesef hepsini görevlendirmek mümkün olmadı. Hepsini gönülden tebrik ediyorum.

DSC_0193

Bir sonraki ICITS Edirne’de, 2015’teki ise Eskişehir’de yapılacak. Heyecanla bekliyoruz…

Go to Top