konferans

IMG-20131224-WA0015

Sosyal Medyanın Yeniden Keşfi

Öncelikle şu ayrımı yapmak gerekiyor sosyal medya ve sosyal ağlar aynı şeyler değil. Önce sosyal medya vardı, hani Web 2.0 ile gelen. “Kullanıcıların kendi oluşturdukları içerikler”di sosyal medya. Bloggerlar bir anda türedi, sonrasında video ve resim paylaşım alanlarında patlama yaşandı. Bunların hepsi insanların iletişim ihtiyacının bir sonucuydu ve dijitalleşen yaşamda önemli bir iletişim boşluğunu doldurdu. Daha sonra sosyal ağlar yaygınlaştı. Artık başkalarının paylaştıklarını tek bir pencerede görme imkanı doğunca o emek emek oluşturulan bloglar yerine daha kısa, daha hazır mesajları paylaşmak cazip gelmiş olmalı ki, Amerika’da 2006’da %28 olan blogger oranı 2009’da %14’e düştü. Paylaşım paylaşımı getirdiği için dakikalar içinde binlerce kişiye ulaşmak daha kolay hale geldi. Bu çığ gibi kontrolsüz büyüme tabi ki bir yerde bir sosyal sorun olarak karşımıza çıkmak zorundaydı!

Sosyal medyanın ve sosyal ağların gücünü farketmekte çok geç kalmış olsak da son zamanlardaki olaylar öylesine bir “sosyal medya bizim hayatımıza neler getiriyor” telaşı uyandırdı ki şu ara her hafta bunun üzerine bir etkinlik var. Bizler, “çocuklar sosyal ağlarda neler yapıyorlar, kişisel bilgilerini nasıl koruyorlar” noktasındayken Kayseri Öğretmenevi’nde yaptığım sunumdan sonra öğretmenlerin dile getirdiği şeylerden büyüklerin endişelerinin bunun çok ötesinde olduğu anlaşılıyor. EU Kids, BTK ile yaptığımız sosyal ağlar çalışması ve Erzurum’da yürüttüğümüz güvenli internet araştırmalarının sonuçlarını harmanladığım sunumumda daha çok öğretmenlerin çocuklara hangi konularda yardımcı olabileceklerini vurgulamaya çalıştım. Ancak öğretmenler için sosyal medya toplumu nasıl etkiliyor, sosyal medya çocukları bir yerlere sürüklüyor mu, sosyal medya bizim takip edilmemize mi neden oluyor, yasal sorumluklar neler, bu kadar gerçek dışı haber dolaşırken hangisine inanacağız gibi konular merak ediliyordu. Ve açıkçası bütün bunlar için henüz net bilgilere sahip değiliz. Bir öğretmenin ısrarla çok farklı kaynaklarda çok farklı bilgiler oluyor hangisine inanacağız konusunda bir formül arayışı karşısında sanırım söylenebilecek şey “sadece gördüğünüz herşeye inanmamanız ve sabredip sonucu görmeniz konusunda bilinçli olmanız gerekiyor”.

sosyalmedyaPanel

Avukat Tuğsan Yılmaz, Uluslararası Sosyal Medya Derneği Genel Sekreteri Salih Çaktı, Yen Yüzyıl Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Doç. Dr. Kamile Akgül, Erciyes Üniversitesi Hukuk fakültesinden Yrd. Doç. Dr. Fatih Birtek ile beraber yaptığımız sunumlarda işin hukuki boyutu izleyiciler için daha fazla etki bıraktı denilebilir. Kırşehir’den sonra Kırıkkale Üniversitesi’ndeki sunumlar ise iletişim fakültesindeki öğrencilere yapıldığından onlar için genel olarak medyanın etkisi konusunda beklenti içindeydiler. Tabi sunumu yapan bizler her seferinde hedef kitle değiştiğinden sunumlarda biraz zorlandık. Genel olarak her kesim biraz bilgi kirliliğinden, sosyal medyanın gücünden ve insanlar üzerindeki etkisinden tedirgin hale gelmiş durumda.

IMG-20131224-WA0015

Durum böyle olunca yeni bir araştırma ajandası geliştirme ihtiyacı hissettim. Son günlerde Facebook sosyolojisi üzerine çalışıyoruz BAP projesindeki arkadaşlarımla. Hani şu “neden benim eklediğim hiç bir şeye yorum yazmıyor” diyerek bozulan arkadaşlıklar, facebooku artık gönderme yapma platformuna dönüştürme alışkanlıkları gibi konular bu çalışmanın kapsamında. Bunun yanı sıra sosyal medyanın kişileri etkileme gücü, sosyal medya ile değişen inançlarımız, sosyal medya ile ilgili tedirginliklerimiz de yeni ajandada yer alacak. Bu açıdan Ocak ayının ortalarında Abant’ta yapılacak olan “Bilinçli İİnternet Kullanımı ve Teknoloji Bağımlılığı” çalıştayında yer alacağım “Dijital Hak ve Sorumluluklar Çalışma Grubu”ndan da yeni ajandalar çıkacağı kanaatindeyim. Bu iki etkinlik sayesinde gelecek dönem vereceğim Sosyal Medya ve Etkileri isimli yüksek lisans dersi için de bir çerçeve çizmeyi umuyorum. Dersi de her hafta bir çalıştay olacak şekilde planlıyorum. Çünkü şu aşamada bilgiden ziyade açıklığa kavuşturulması gereken sorular var elimizde. Bu soruları çalıştaylarla bilgiye dönüştürmek gerekiyor.

2013-04-17 15.37.45

23 Nisan Çocuk ve Medya Kongresi

Bizler; sürekli yeni, güzel, renkli hareketli, etkileşimli ortamlar üretiyoruz, ancak sonunda çocuklarımızın bunların başında zaman geçirmemeleri için de bir panzehir üretmemiz gerekiyor. Kongrenin bir salonunda yepyeni formatlar, animasyon teknikleri, popüler medyadan bahsedilirken bir başka küçük salonda “Çocukları sanal ortamdan gerçek ortamda eğlenmeye nasıl” teşvik ederiz sorusunun cevabını aradık. Bütün kongre boyunca “Kısa Film” atölye çalışmasındaydım. Erken biten toplantılarımızda arada büyük salondaki sunumları izleyebildim. İşin eğitsel, teknolojik, pedagojik, psikolojik boyutlarının dışında sanatsal öğelerini de öğrenmiş olduk bir nebze. Yalnız burada da eğlencenin ve oyunun bir araya gelmemesi gerektiğini savunan Prensky’nin fikrine paralel olarak sanatsal düşününce içinde eğitsel bir şeylere yer kalmadığı fikrine kapıldım. 3 günün sonunda Kerem ve arkadaşlarının sanal ortamın hipnozundan çıkıp bir parkta kahkalar içinde biten maceralarını anlatan bir kısa film öyküsü yazdık. Gerçi iş bittiğinde bize atölye çalışmasında çıkan ürünlerin basım ve yayım haklarını TRT’ye verdiğimize dair bir belge imzalama durumu olunca grupta bu konuda dili yanmış olanlar biraz tepki gösterse de yazdığımız öykü TRT’nin kongre kitapçığında bulunabilir.
2013-04-17 15.37.45
Kongre’de kısaca oyun atölyesine bakma fırsatım da oldu, oyun uzmanı ve futurist Yeşim Kunter’in ordaki paylaşımlar da daha çok “nasıl oyunlar sunmalıyız”konusunda politika geliştirme üzerine idi. Bir de animasyon atölyesi vardı. Keşke atölye çalışmaları paralel olmasaydı da hepsinden biraz faydalanabilseydik. Animasyon atölyesinde de herkes memnun ayrıldı. Özellikle çizgifilm ve animasyon tasarımı çok revaçta, güzel sanatlar fakültelerinde yer alıyormuş yeni öğrendim. Bu iştahlı ve sürekli yeni formatlarla gelişen bu alana öğrencileri yönlendirmek iyi olabilir…

ICITS2013_Acilis

ICITS 2012 Gaziantep’teydi

Bilenler bilir, Uluslararası Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Sempozyumu (ICITS – International Computer and Instructional Technologies Symposium) bizim alanın ülkemizdeki en önemli sempozyumu haline geldi. Her nedense katılımcıların akademik seviyeden çok sosyal organizasyona odaklandığı ancak en azından BÖTE’nin en önde gelen hocalarının bir araya gelip yüksek lisans öğrencileri ile bilgi paylaşımında bulunduğu sempozyum bu yıl memleketim Gaziantep’teydi.

Uluslararası olmasına rağmen yalnızca bir tane yabancı konuğun varoluşu, açılış, kapanış ve panellerin nerede yapılacağının bilinmemesi, bildiri seçiminde yeterince seçici olunmaması (bu nedenle çok alakasız sunumların da mevcut olması), aynı anda çok fazla oturumun olması ve oturumlardaki sunumların birbirinden çok farklı konular barındırması en göze batan durumlardı. Ayrıca katılımcılardan kaynaklanan sorunlar da vardı: Davetli konuşmacıların hiç birinin gelmemiş olması, pek çok oturumun oturum başkanının katılmaması, , BÖTE bölümlerinin bitmek bilmeyen çilelerine dair panelde katılımcıların çoğunun hazırlıksız olması gibi (hatta “hadi gelin bi panel yapalım havası mı desek acaba :) ). Tüm bunlara rağmen lisans ve yüksek lisans düzeyinde henüz öğrencisi olmayan, ve toplam 3 öğretim üyesi bulunan BÖTE bölümünün iyi bir organizasyon yaptığını düşünüyorum.  Fakültenin diğer bölümlerinden yardımcı olan öğrenciler gerçekten çok özverili davrandılar, 3 hoca tüm katılımcılarla tek tek ilgilendi. Gönderilen sunumların hemen hemen hepsi kabul edilmiş olmasına rağmen, kendi adıma, katıldığım tüm sunumlar gerçekten çok güzeldi, “hep bildiğimiz şeyler” diyerek çıktığım hiç bir sunum olmadı.  Bununla birlikte bir çok katılımcıdan farklı serzenişler duymak mümkündü. Akademik anlamda değilse de sosyal anlamda geçen yıl Elazığ’daki konferansa katılanların beklentisi o kadar yükselmişti ki otogar ya da havalimanından alınmadıkları için şikayet eden katılımcılar gördüm. Amerika’da bir kahve arasında bile içecek sunulmayan konferanslara koşa koşa gidenlerle Türkiye’de akşam yemekleri (hem de çok şık yerlerde) bile katılım ücretine dahil olan konferanslarda bir sosyal organizasyon sorunu olduğunu söyleyenler aynı kişileriz bu arada.  Gündüz sunumlarda gerilmiş olan tüm doktora öğrencileri ve oturumlarda onları asıp kesmiş olan hocalarla,  akşam Sahan’da pisti hınca hınç doldurup gecenin 12’sine kadar karşılıklı oynayanlar da aynı kişilerdi :) .

Konferansın gelecek yıl bizim üniversitemizde yapılacak olması nedeniyle sürekli gözlem halindeydik ve bolca notlar tuttuk. Beklentisi bu kadar yükselmiş bir akademik kitleyi Erzurum’da nasıl tek bir şikayet geride bırakmadan ağırlayıp-uğurlayacağımız konusunda çok kafa yoruyoruz bu sıralar. Şimdiden çalışmalara başladık, konferansın sadece sosyal aktivitelerle akılda kalmaması, akademik olarak da zenginlik katmak ve akılda kalmak için çalışıyoruz. Alanımızın en önemli konferanslarından biri olan AECT’in geleneksel olarak düzenlediği öğretim tasarımı yarışmasını (PacifiCorp) burada yapmak, konferans sırasında eş-zamanlı araştırma yapmak, farklı oturum türleri geliştirmek, paneller için önceden hazırlık yapılmasını sağlamak, bildiriler konusunda yeterince seçici olmak ve oturum başkanlarının muhakkak oturumdaki sunumları önceden incelemesini sağlamak gibi hedeflerimiz var. Ama tabii ki bizim hedeflememiz yetmiyor, konferans katılımcılarının da özveride bulunması gerekiyor bu aşamada. Sosyal aktiviteler bakımından da sadece eğlence değil sportif faaliyetleri de inceliyoruz.   Konferans tarihlerini 6-7-8 Haziran olarak belirledik, zira Eylül sonunda Erzurum havasının sürprizlerle dolu olabileceğini ve dönem öncesinde öğrencileri yeterince toparlayamayacağımızı düşündük. Bir de Tortum şelalesinin en güzel Haziran başında görülebileceğini.

Sempozyum düzenlemek zor iş, neyse ki konferansın yorgunluğunu atabileceğimiz koca bir yaz bizleri bekliyor olacak…

 

sempozyum

Uluslararası Risk Altında ve Korunması Gereken Çocuklar Sempozyumu

Ankara’yı ve ODTÜ’yü çook özlemişim… Ama o trafik de neydi öyle, Çukurambar’dan Mariott Otel’e giden 1.5 km’lik yolu yarım saatte aldık sabahın 8:30’unda. Organizatörler Emniyet birimleri olunca. 4. Uluslararası Risk Altında ve Korunması Gereken Çocuklar Sempozyumu’a katılım da hayli yüksekti. İlköğretim öğrencilerinin hazırladığı İnternet güvenliğine dair afişlerin donattığı fuayeye sığmak pek mümkün olmadı doğrusu. Katılımcıların büyük çoğunluğunun emniyet mensubu olduğu sempozyumda iki temel konu çerçevesinde sunumlar yapıldı. Emniyet birimlerinden yapılan sunumlarda çocukların çok ciddi şekilde maruz kaldığı çocuk istismarı, kaçırılması, ya da dolandırıcılık gibi emniyet birimlerinin birebir takip ettiği sorunlara ilişkin konular da ele alındı. Diğer bir konu ise daha çok eğitim ve psikoloji uzmanlarının üzerinde durduğu siberzorbalık, internet bağımlılığı, sosyal ağlarda güvenlik sorunlarını kapsayan sorunlardı. İlk oturumda hep psikologlar olduğundan konular genellikle İnternet bağımlılığına yönelikti ve bu oturumda “eyvah bu İnternet’le nasıl baş edeceğiz” tedirginliği oluşturan bir hava vardı . Özellikle Prof. Dr. Bengi Semerci’nin bir çocuk tarafından kendisine gönderilen bizimle paylaştığı bir e-maili ve hele Prof. Dr. Nevzat Tarhan İnternet’i evin yeni reisi olarak adlandırdığı karamsar tabloyu gören veliler çocukları İnternet’te uzun zaman geçiriyorsa muhtemelen soluğu psikologlarda almışlardır.

İkinci gün sabah oturumundaki sunumumuzda öncelikle sosyal ağlarda Türkiye, Avrupa (24 ülke) ve Amerika’daki çocukların davranışlarına ve ülkelerin İnternet risklerine karşı aldığı önlemlere odaklandık. EU Kids projesinde ortaya çıkan sonuçlara bakılınca çok da korkacak bir şey yok gibi geliyor, siber zorbalık oranı Türkiye’de %3ler seviyesinde, pornografik görüntü gördüğünü söyleyen çocuklar %15’i geçmiyor, hele İnternet’te yaşadığı bir sorun nedeniyle rahatsız olan çocuk sayısı çok çok daha az. Gerçi araştırmaların sonuçları da birbirinden çok farklılık gösterebiliyor. Başka bir sunumda çocuklarda siberzorbalık oranının %48 olduğunu gördüm. İster istemez dinleyicilerin kafası karışabiliyor ve bazı eleştiriler geliyor bu farklı rakamlara, fakat sorunun şekli ve örneklem de önemli. Bizim çalışmamızda soru şeklimiz çocuğun İnternet üzerinden kırıcı ve kötü bir davranışa uğrayıp uğramadığı gibi tek bir soru idi. Oysa siber zorbalık pek çok şekilde yapılıyor örneğin bir başkasının resmini izni olmadan yayınlamak, istemediği bir bilgiyi paylaşmak gibi, internet üzerinden hakaret etmek, aşağılamak, tehdit edici ifadeler kullanmak, görmek istemediği türden bilgi ve resimleri göndermek gibi. Pek çok çocuğun bunlardan herhangi birini yaşamış olabileceği düşünüldüğünde toplam sayının yüksek olması normal. Bir de küçük çocuklarda sosyal ağ kullanımı çok fazla, özel bilgi paylaşımı da. Bunun bir çok risk getirisi olabilir belki ama bunun kötü sonuçlarını yaşamış olduğunu söyleyen çocuk sayısı çok fazla değil, ya da bu ortamlarda yaşadıkları sorunların farkında değiller. Paylaşılan onca durum, resim ya da özel bilgilere rağmen, Türkiye’de sosyal ağ kullanan çocukların sadece %6’sı paylaştığı bir şey nedeniyle pişman olduğunu ifade ederken Amerika’da bu oran %75’in üzerinde (Cox Araştırması, 2009).

Yaşanabilecek olası zararlara karşı her yerde çocukları çözüm önerileri “aile ve okulda bitiyor” da, ailelerin İnternet kullanımı bile çok düşük iken çocuklarını olası risklere karşı nasıl bilgilendirecekler? Ailelerin genel önlemi “çocuğum İnternet başında çok durma”, “aman öyle kötü sitelere girme” şeklinde olabilir belki ama “sosyal ağlarda şu bilgilerini paylaşma” ya da “spam olan mailleri şöyle ayırdedebilirsin”, “şu web sitelerini ziyaret etme” gibi biraz İnternet okuryazarlığı gerektiren durumlarda yardımcı olamıyorlar. Tabi durumlar böyle olunca devlet eliyle bir bazı kısıtlamalar geliyor ki sempozyumun en çok tartışılan unsurlarından biri yine bu konuydu. Burada sorun edilen şey “evet çocuklarımız her istedikleri siteye giremesin ama bırakın bunu biz belirleyelim, devlet değil, üstelik nelerin kısıtlandığından da bihaberiz”. Ancak bu konuda ne söylenirse söylensin yine de “Güvenli internet erişimi özgürlüğün gereği olarak her toplumda sunulmalıdır” gibi bir ifade sonuç bildirgesinde yerini aldı.

Amerika ve Avrupa’nın 24 ülkesinde ise daha çok bilinçlendirme ve kendini kontrol mekanizması geliştirme çalışmalarına ağırlık veriliyor. Örneğin “resilience” Eylül’de İngiltere’de katıldığım EU Kids konferansında en fazla duyduğum kelimeydi, yani riskler zaten kaçınılmaz; önemli olan bu risklere ve hatta bunun sonucu yaşanacak zararlara karşı direnç kazanmak ve nasıl baş edileceğini bilmek. Amerika’da okul, akademi ile bilişim ve iletişim sektörü çocukları bilinçlendirmek amacıyla bir çok teşebbüste bulunuyor. Benzer şekilde Avrupa komisyonu da birkaç hafta önce tüm bilişim ve iletişim sektörüne yönelik bir deklarasyon yayınladı ve onlardan,

• Basit ve kapsamlı raporlama araçları

• Yaşa göre gizlilik ayarları

• Kapsamlı içerik sınıflaması yapma

• Aileler için kolay kullanılabilir kontrol araçlar

• Çocukları istismar eden içeriklerin etkin şekilde yok edilmesi

konularını ajandalarına eklemeleri talebinde bulundu (Tabi bu kısa sürede ne kadar uygulanabilir bilmiyoruz). Türkiye’nin henüz üye olmadığı InSafe hareketi ise yine Avrupa Birliği komisyonunun desteklediği bir proje olup, üye ülkelerde farkındalık merkezleri kuruyor. Bir de InHope var, bu da ülkelerde birer ihbar hattı kurmayı amaçlamış, Türkiye’de de zararlı olduğu düşünülen web sitelerini ihbar etmek için bir hat bulunuyor (http://www.ihbarweb.org.tr/). Bunun dışında çocuklar, aileler ve eğitimciler için bazı web siteleri var ancak pek tanıtımlarını göremiyoruz yani henüz ailelere ulaşılabilmiş değil. Ayrıca, aynı oturumda bizim sunumumuzdan sonra sözü alan yanımda InSafe Proje Yöntecisi Janice Richardson Türkiye’nin “Güvenli İnternet Günü” etkinliklerini son derece beğendiğinden bahsetti.

Oturum bitip fuayeye çıkınca bir MEB yetkilisi sessizce yanıma geldi ve “Türkan Hanım, Türkiye’de bilinçlendirme yapılmıyor diyorsunuz ama bizim yaptıklarımızı görmemişsiniz” dedi. Okulweb üzerinden çocukları bilinçlendirme amaçlı bilgiler koyulduğunu, ve çocukların İnternet güvenliği ile ilgili afişler geliştirdikleri söyledi. Ancak meb ile ilgili web sitelerini incelediğimde afişlerin 2007 yılında geliştirilmiş olduğunu gördüm. Dolayısı ile bir sürdürülebilirlik problemi var, ya da yapılan şeyler yeterince üzerinde durulmadığından gözden kaçıyor. Mevcut bilgilendirici bir kaç web sitesinden çoğumuzun haberi yok, değil ki öğrencilerin ailelerin haberi olsun. Şu anda MEB web sitesinde İnternet güvenliği ile ilgili ulaşılabilir olan tek şey, güvenli internet paketi reklamları. Bunun dışında bazı akademisyenlerin kendi projeleri çerçevesinde bazı internet güvenliği seminerleri verdiğini biliyoruz. Yani çabalar bireysel ve kısıtlı şekilde yapılıyor. Medya okuryazarlılığının bir devlet politikası olması gerekiyor, aksi halde bir sonraki nesil İnternet’te her gördüğüne – duyduğuna inanan, eleştirel bakamayan, İnternet yüzünden gerçek sosyal yaşamı zedelenen bireylerden oluşabilir.

DSC00719

İnet-tr Güzel İzmir’deydi

İzmir’in insanı karşılaması biraz soğuk; gri binalar, yığılmış atıklar, derme çatma evler Havalimanı -Basmane garı arasında… Alsancak – Konak civarındaki  düzenlemeler de olmasa İzmir’in herhangi bir Anadolu şehrinden farklı olmadığını düşünecektim. Diğer iki çalışma arkadaşımla beraber ılık ve yumuşak İzmir havasına ve denize hayran bir şekilde konferansın yapılacağı Atatürk Kültür Merkezi’ne ilerlerken, kültür merkezinin etrafını sarmış itfaiye ekibiyle karşılaştık. Meğer sabah çatıda yangın çıkmış ve konferans katılımcıları başka bir kültür merkezine alınmış. Mustafa Akgül’ün bol istatistikli açılış konuşması ve Nabi Avcı’nın anektodlarından sonra Ege Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde devam ettik. Ege Üniversitesi’ne geçiş nedeniyle de program biraz aksadı.

Fatih projesinin “durumu” ve “nasıl olması gerektiği”ne dair ilk panelde her zamanki gibi “nasıl olması gerektiği” pek tartışılmadı, özellikle MEB’den Tunay Alkan’ın sunumunda herkesin merakla cevabını beklediği “Fatih projesi nedir, altyapısı nedir, neler planlandı, nasıl entegre edilecek” sorularının cevaplarından çok uzak bir şekilde, sadece neden Fatih projesine neden ihtiyaç var sorusu cevaplandı. Panele zaten Gazi Üniversitesi BÖTE’den Selçuk Özdemir’in zehir zemberek eleştirileri damgayı vurdu, deyim yerindeyse hepimiz şaşkınlıktan sus pus olduk. “Öncelikle belirtmeliyim ki, Fatih projesinin hiç bir zaman hayata geçeceğini düşünmüyorum” diyerek sözlerine başlayan Selçuk hoca sanırım biraz da eski deneyimlerinden kaynaklanan özgüvenle Fatih projesinin neden hayata geçirilemeyeceğini eski projelerin başarısızlıkları, öğretmenlerin hazır olmaması, sürdürülebilirlik sorunları ve genellikle akademik camianın sadece göstermelik olarak fikirlerinin alınması ile açıkladı. Genel olarak projenin hayata geçirilmesi konusunda soru soran öğrenci, öğretmen ve diğer akademisyenler arasında da ümitsizlik vardı, alışageldikleri sistemde böylesine büyük bir teknolojik entegrasyonun mümkün olamayacağı kanaatini yansıttılar tüm soruları ile. Aslında Fatih projesinin bir pilot çalışması niteliğindeki tüm okulların bilgisayar ve internetle donatılması projesinin ne kadar işe yaradığı analiz edilmeden yapılacak böylesine büyük bir yatırımın da atıl kalabileceği büyük bir ihtimal.. Yine umutsuz düşünmek istemiyorum, Tunay Alkan’ın da vurguladığı gibi onları kıyasıya eleştirirken, “MEB’in önerdiği projeleri etkin şekilde kullanması gereken öğretmenleri yetiştiren akademisyenler nerede?” sorusunu da cevaplamak gerek bütün sorularla birlikte (ama başka bir yazıda).  Aslında pek çok soru soruldu, her nedense sorular sorulduğu anda cevaplamaya izin vermedi oturum başkanı. Sunumların hemen ardından sorulara izin verimediğinden ve sunumlar bittiğinde de artık çok geç olduğundan, uçağa yetişmesi gereken MEB temsilcisi soruları cevaplamadan salondan ayrıldı, daha doğrusu hiç bir soru cevaplanmadı (çünkü soruların hemen hepsi Tunay Alkan’a sorulmuştu).

İkinci gün zaten dönmek de zorunda olduğumuzdan kendi sunumumuzun oturumu dışında sadece bir tanesinin bir kısmına girebildik. Çocukların çevrimiçi güvenliği konulu sunumuza İzmir İtalyan Lisesinden bir sınıf öğrenci de katıldı. Ancak akademik bir dille yapılan sunumların onları biraz (belki de fazlaca) yorduğunu kabul etmek gerek. Zaten sunumların hemen hepsi büyüklere, ailelere ve öğretmenlere hitaben öneriler içeriyordu, mecburen öneriler kısmında öğrenciler için de bazı öneriler getirmek icab etti. Sunumlar sona erdiğinde, akademik sunumlardan bunaldığını hissettiğim öğrenciler malesef bir de bazı politik atışmalara da şahit olmak durumunda kaldılar. MEB’in anket çalışmaları için araştırmacılara gereken izni vermemesi eleştirisine karşılık MEB’den bir yetkilinin karşı çıkması,  eski Uşak milletvekili olduğunu öğrendiğimiz (bütün milletvekillerimiz akademisyen galiba :))Osman Coşkunoğlu’nun zamanında çocukların internet güvenliği ile ilgili bir bilinçlendirme programını çalıştığı komisyona önerdiğini buna karşılık bilinçlendirme programlarının çok zaman alacağı öne sürülerekkısa süreli ama sürdürülmesi mümkün olmayan çözümler üretildiğini, savunduğu önerdiğinde  destek göremediğini söylemesi ve yine MEB’i eleştirmesi, ve sonrasında çıkan ikili tartışmalar sanıyorum öğrencileri oldukça şaşırttı. Bir öğretmenin Avrupa ile Türkiye çocuklarının verilerini karşılaştırmamızın ne kadar doğru olduğunu sorması sunumumuzla ilgili tek soruydu ancak İnternet kullanım yüzdelerinin az olmasını, Türkiye’deki çocukların sayısının çok fazla olması ya da bazı kaynaklardan yoksun olmaları ile açıklayabilesek de farklı imkanlara sahip çocuklar arasında bu tür bir karşılaştırma yapmamızda bir sorun yoktu diye düşünüyorum.  Sunumlarda genellikle metoda yönelik eleştiriler oldu (oluyor) çünkü metod eleştirilebilecek en somut nokta. Oysa sonuçlar ve bu sonuçları nasıl açıklayabiliriz,  buna binaen ne yapılabilir, ya da bu konu ile ilgili çalışmak isteyenler neler yapabilir, başka hangi konulara değinilebilir… gibi daha yapıcı sorularla güzel tartışmalar yapabiliriz ama çoğu kez bu mümkün olmuyor.

Konferansta son olarak da medya okuryazarlığı ile ilgili çok güzel bir oturuma katıldıktan sonra ayrılmak durumunda kaldık.  Yine medya okuryazarlığı konularında katılabilecek başka bir çok güzel oturumlar vardı ancak nedense bir çok konferansta olduğu gibi kendi sunumlarımız bitince dönme ihtiyacı duyduk diğer iki arkadaşımla beraber. Son olarak belirtmek gerekir ki, Ege Üniversitesi öğrencileri gerçekten güzel iş çıkardılar, konuklara büyük bir özveri ve güleryüzle yardımcı oldular ve arasıra çıkan aksaklıkları büyük bir hızla çözdüler. Üniversite öğrencilerinin bu tür organizasyonlarda deneyim kazanmasına gıpta ediyorum, ayrıca bu etkinliğe iştirak edip onların önlerini açan hocalarını da tebrik etmek gerekir.

Go to Top