Kişisel

SAM_1132

Tabya Gezimiz

(Gezimizi 12 Ocak’ta yapmıştık, biraz gecikmiş bir yazı)
Madem milli birlik ve beraberliğimiz Tabyalar’da şaha kalkmış, burada yapılacak bir ziyaretle bizim öğrenciler de hiç olmazsa sınıf içinde birlik ve beraberlik ruhunu kazanabilir mi diye düşünmüş Engin Hoca. O Tabya gezisinin bitiminde konuşmasını yaparken hepimizin kafamızı önümüze eğerek dinlemesi bu amaca ulaştığını gösterir mi bilmem.


Her öğrenci gibi her sınıfın da bir karakteri var, mesela bizim bir sınıfımızda sınıf birlik ve beraberliği gayet iyiykien birinde rekabet ön planda, bir diğerinde paylaşma zorluğu. Oysa yaklaşık 40 kişilik bir aile gibi bir sınıf bence. 4 yıl boyunca belki de en çok birbirlerini görüyorlar; mezun olmaya yakın burukluk hissedilen, eski resimlere baktıkça hayıflanılan, özlenen zamanları yaşıyorlar. Ama ders stresinden mi, yoksa eğitim sistemimiz mi bunu başarıyor bilmiyorum ama sınıf içinde birlik beraberlik sorunu yaşıyoruz bazen. İşte bu yüzden Tabya gezimize büyük anlamlar yükledik doğrusu.


Geziden önce organizasyonun önemli bir bölümünü üstlenen bir öğrencimiz çok güzel bir sunum yaptı, Tabyaların öyküsü, gelişen olaylar ve zafere götüren kahramanlıklarla ilgili. Yola çıkarken “İncecik giyinmişsiniz hocam, orada donacaksınız” diyen öğrencilerin korkutması nedeniyle pek bir telaşlandıysam da korktuğum başıma gelmedi. Meteoroloji gündüz sıcaklığını -16 gösteriyordu, ama Tabyaların olduğu tepeye öyle güneş vurmuştu ki, sıcakladık bile. O güneşte bütün tepeler ışıl ışıl parlıyordu. Bir şehrin bir sürü tepesinin olması güzel şey, hani bir şiir var Palandöken’i şehrin yastığına benzeten, hakikaten bütün dağlar ve tepeler bembeyaz yastıklar gibi görünüyorlar en ufak bir çıkıntısı bile olmayan saten yastıklar. Hele bu yastıkları yüksek bir yerden izlemek çok zevkli.
Tabyalar ise biraz yıkıntıya dönmüş, biraz terkedilmiş bina izlenimi var, eğer hikayesini bilmeseniz etkilemez sizi. Belki de dışarıya göre içerilerin çok soğuk olmasından ve bizim de hızla binada turlayıp çıkmamızdan dolayı yaşanmış şeyleri çok fazla hayal edemedim. Ben tarihi bir yeri gezerken o binanın ilk yapıldığı insanların telaş içinde gezindiği o zamanları hayal ederim genellikle.


Geçen yıl Mart’ta geldiğimde karlar üstünde piknik yapan aileler görüp şaşırdığımı söylemişimdir sanırım. Biz de zamana değil de mekana uyduk, sağolsun hamarat bir öğrencimizin önderliğinde öğrenci arkadaşlarım bir piknik düzenlediler, akşama doğru soğuğu artık iyice hissederken, ısınmak için mangallar yetmedi, biraz top oynayalım dedik. Ama topa vurmak ne mümkün! Sanki havan topuna vuruyormuş gibi zonkladı ellerimiz. Derken ısınmak için en son halay çektiğimizi, ankara havası oynadığımızı ve bazılarının artık kolbastıya geçtiğini hatırlıyorum ☺


Biliyorum böyle şeyler bazen yapay gelebilir, ama güzel etkilerinin olduğuna eminim. Umarım bundan sonraki dönemlerde birbirini iyi tanıyan bir aile olduğumuzu daha iyi kavrarız.

TarladanUrunler

Erzurum İzlenimleri

Eh artık “Erzurum’a alıştın mı” ya da “beğendin mi buraları” cümleleri çok daha nadir sorulurken bir izlenim yazısı yazmak gerekliydi (Ben bu yazıya başladığımda, yani yaklaşık iki ay önce, bu soru çok sık soruluyordu tabi). Sahi bir şehre alışmak ne demektir bileniniz var mı, yani şehrin sakinliğine alışmak ya da insanların artık size bir yabancıymış gibi garip garip bakmaması mı? Yoksa ilk günler uyandığınızda içinize çöken umutsuzluk duygusunun artık hayatın hengâmesine karışıp tamamen unutulması mı? Eğer bunlar ise (şu garip garip bakma meselesine bir dönmek lazım aslında ama), evet sanırım bu şehre alıştım sayılır.

İnsan kendisine dair beklentileri dışındaki beklentilerini çöpe atmadan yola çıktığında mutsuz olur bence, hele hele başkalarının sözleri ile oluşmuş beklentiler, onları zihnin bir köşesinde bile barındırmamak gerek (Ki bu benim mutluluk formülüm). Buraya gelmeden önce çok şey okudum Erzurum hakkında, internet sözlüklerini, yerel gazeteleri, seyahat yorumlarını, Erzurum’da yaşayan insanların bloglarını, yüzlerce olumlu ve olumsuz şey. Tarihi dokunun yok olması, sabırsız ve toleranssız esnaf, düşen yolcuya rağmen gaza basıp giden şoförler, aşırı (ötesi) muhafazakarlık, yarım kalmış ucube halinde duran projeler,  soğuk insanlar, dayanılmaz soğuklar… vs. İyi şeylerin üzerinde çok durmadım ama okuduğum her olumsuz şeye ” ne kadar kötü olabilir ki” diyerek empati kurmaya çalıştım, kendimi en kötüsüne hazırladım, ve belki bu yüzden şimdiye kadar  bir olumsuzluk yaşadımsa da bunu hep yaşıyormuş gibi algıladım ve bazen farketmedim bile.

Erzurum’un otobüs şoförleriyle bir alıp veremediğinin olduğunu biliyordum, ama ben otobüs yolculuklarımda yeryüzünün en “nezaketsiz” şoförlerinin “hadi hadi, çık basamaktan, biraz acele, sallanmayalım, kapıya yanaşalım, yetersiz bakiyeee” sözlerinden bir rap şarkısı besteledim bile. Ankara’nın nezaketli (!) dolmuş şoförlerinden sonra, hiç yabancı gelmediler ama Amerika’da “bu gün nasılsınız” diyecek kadar zaman bulan, ilk durakta kalkış saatini beklerken kitap okuyan bazıları benden daha genç kızlar bazılarının ise emekli kadın ve erkekler olduğu şoförleri anımsadım her yolculuğumda. Eğer büyükşehir belediyesi bu şehre gerçekten büyük bir şey yapmak istiyorsa önce şu ulaşımı ve şoförlerin yolcu düşmanı hallerini düzeltmeli. Nihayet, Ankara’da bırakmak durumunda kaldığım arabam yazın başında buraya getirildi de şimdilik rap şarkısı yazmıyorum.

Geldiğimden bu yana “Erzurum bana soğuk yüzünü göstermedi” deyip duruyorum ancak Mayıs ayında kar ve Temmuz ayında kar birikintilerini aratmayacak ölçüde dolu yağışları yaşadık (Ne hoş! Ara sıra ana haber bültenlerine konu oluyoruz böylece :) ).

Yine de yazı neredeyse hiç terlemeden geçirmek ve sıcağın verdiği uyuşukluğu yaşamamak büyük keyif! Buraya Mart sonunda geldiğimde, karlar şehirde erimişti ama neredeyse Mayıs ortasına kadar şehirdeki grilik gitmedi, ağaçlar yeşermedi, otlar görünmedi. Soğuk kışın şehirdeki tüm bitki örtüsünü yok ettiğinden şüphelenmeye başlamışken nihayet Mayıs ortasından sonra yeşillik fışkırdı. Bir de bulamayacağımı sandığım birçok bitkiyi de bulunca çok mutlu oldum. (Akademisyen olmasam kesinlikle otlarla ilgili bir şeyler yapardım). Hele aldığımız hobi bahçelerini dikerken burada biberden başka bir şey yetişmez diyen komşularımıza inat tüm yeşillikler, fasulye, kabak, salatalık, domates de güzelce yetişince mutluluğum katlandı.

Şu vahim kış meselesi

Bana burada ne kadar vahim bir kış geçireceğimi hatırlatan herkese Amerika’nın en soğuk yerinde hayatımın en güzel bir yılını geçirdiğimi söyleyip duruyorum. Iowa yaşantım onca soğuğa ve evden eve taşınma sıkıntılarına rağmen benim hayatım boyunca geçirdiğim en güzel bir yıl olarak hatırlayacağım bir yer mesela (Elma ile armut karşılaştırması oldu belki ama mesele şu soğuklar olunca yine kendimi alıştırmak adına “ne kadar kötü olabilir ki” diye telkin ediyorum). Oysa hatırlıyorum da Iowa’ya gitmeden önce bir arkadaşım burası dehşet soğuk orada bulabildiğin yün olan ne varsa getir üst üste giy demişti. Öylesine endişelenmiştim ki uçaktan iner inmez bir buz kalıbına dönüşeceğimi hayal eder olmuştum. Des Moines havaalanına indiğimde ise endişelerimden eser kalmadı, çünkü insanın üstesinden gelemeyeceği bir soğuk değildi. Üstelik ben yine de gurbet ellerde hasta olmayayım diye üst üste giyinirken insanları sabo terliklerle dolaşır halde görmüştüm. Beni şaşırtan diğer bir unsur insanların “soğuk da soğuk” diye bir şikâyette bulunmuyor olmaları idi, ama cümle sonlarına “stay warm” (sıcak kal) dilekleri ekliyorlardı. İnsanların bu yaşadıkları ortamla ilgili olumsuz cümleler kurmamaları beni gerçekten etkiledi, eğer soğuk ise bunun da keyfi çıkarılabilir. Mart sonunda, ilk geldiğim günlerde karların biraz eridiği kısımlarda piknik yapan insanlar gördüm Erzurum’da da. Semaver ve limonlu çay kültürüne hemen alıştım. Şimdi en favori mekânım kocaman bir söğüt ağacının altında odun ateşinde yapılan çayları limonla yudumlamak her ne kadar servisi çok yavaş olsa da.

Yarım kalmış projeler şehri

Erzurum’un Selçuklular ve öncesine dayanan tarihinden ise zar zor ayakta kalmaya çalışan kalıntılar var. Hele o canım eski Erzurum evleri bir döküntü halinde sonunu bekliyor. Oysa eski evleri, güzel binaları ile ne kadar da hoş bir tarihi şehir olabilir. Şu anda bir kaç çalışma var tarihi mekânları korumak adına. Çifte minareyi göremedim, uzunca bir zaman da göremeyeceğim sanırım, zira üstündeki tabelada tadilatın bitiş tarihi 2015! Zaten Erzurum benim gözümde “yarım kalmış projeler şehri” olmak üzere. Kocaman araziler üzerinde devasa inşaat başlangıçları var nice yerde, ama otlarla kaplılar!

Ha bu arada bu kadar dağlarla kaplı olunca etrafı, sanmayın ki tümseklerle dolu bir şehir, bilakis dümdüz. Ankara’nın yokuşlarından sonra o kadar iyi geldi ki artık araba ile yokuşta kırmızı ışığa yakalanma korkusu duymadan gidiyor olmaktan mutluyum.

Üniversitem

Ne yazık ki henüz tam anlamıyla kurumsallıktan söz edemiyorum, çünkü bir işin yapılması için illaki kişisel yakınlıklar çok önemli, bazen en ufak iş için bile. Bunun dışında üniversitenin gerçek bir aile olduğunu söyleyebilirim. Hemen hemen tüm öğretim üyelerinin aynı mekandaki lojmanlarda kalıyor olması belki bunun bir nedeni, zira hobi bahçesindeki tüm komşularımın (hangi bölümden olursa olsun) birbirlerini çok iyi tanıyor olmalarına şaşırdım. 1300 öğretim üyesi var ama herkes birbirini iyi tanıyor. Bir de alışık olmadığım bir şey var ama giderek buna da alışıyorum. Bu nedenle de en başta “garip bir davranış gösterdiysem özür dilerim” diyorum fakültedeki arkadaşlara. Zira ben ODTÜ’deki 8 yılım boyunca hiçbir hocayı bir başka hocanın odasında “bir çay içmek için” oturur halde görmedim. Burada ise bir kültür bu, -bu çay kültürü de ayrı bir hikaye olur-, kapının önünden geçiverirken “bir çayını içmek için geldim” diyor. Bir de Alman usülü ödeme henüz duyulmuş şey değil burada! Hele bir de terfi kutlamaları var ki kırk gün kırk gece sürüyor. Ben sadece çikolata ikram ettim gelenlere çünkü henüz çikolata, şeker, börek, bin bir çeşit çerez, baklava, her türlü içecekten oluşan bir terfi kutlaması görmemiştim.

Bazı ofislerde semaver var,  ama genellikle çayı da çaycımızdan istiyoruz. ODTÜ’de ise sürekli temizliğinden şikayetçi olduğumuz bir mutfağımız vardı, görevli çayı yapardı ama bizler gider alırdık, bulaşıklarımızı da kendimiz yıkardık. Doğrusu bir mutfağın varlığını özledim çünkü kendi çayımı (hatta çaylarımı çünkü günde en az 3 farklı çeşit çay içerim) yapmak istiyorum.

İnsanlar

Bir şair olan ev arkadaşıma “Amerikalı mısın” anlamında “buralı mısın” diye sorduğumda “hayır, Chicagolu’yum” dediğinde başka bir ülkede olduğumun farkına varmıştım öyle ya Türkiye’liyim diye bir cevap vermeyiz biz de ama Erzurum’dakiler mikromilliyetçiliği biraz abartmış durumda. Buralı mısın sorusu illa ki bir ilçe adıyla cevaplanıyor. Herkesin, bir diğerinin  ilçesini köyünü bildiği, buna göre gruplaştığı bir başka şehrimiz var mı bilmiyorum ya da ben gerçekten ülkemi tanımıyorum. Yıllardır beni de resmileştiren Ankara’da herkesin bir başka şehirli olmasına alışık olmaktan olsa gerek, birilerinin köy köy kendini ayrıştıması doğrusu bana garip geldi. Benim gibi “şu şehirli bu şehirli” diye başlayan sohbetlerden zerre kadar hazzetmeyen bir insan için biraz aşırı doz oldu ama alışıyorum (Alışmasam daha iyi olacak gerçi). Bir de şehrin ünlü muhafazakârlığı var. Ama söylenen o ki Universiade’den önce bu daha fazlaymış. Ben herhangi bir sıkıntı yaşamadım, ya da şehrin standartlarına uymasa da muhafazakâr sayılabilecek yapımdan dolayı olan biten bana garip görünmedi (farklı görünmedi demiyorum). Bir Erzurumlu bile bazen “burada ne işin var Ankara’dan sonra” diyor bazen, bazıları burada kalıp kalmayacağımı soruyor,  çünkü onlara göre bile burada bir Erzurumlu’dan başkası yaşamak istemez.  Ama benim cevabım şu oluyor: Bir yeri güzelleştiren insanlardır. Şimdiye kadar hem iş hem yaşam çevremde harika insanlarla karşılaştım. Bence bu paha biçilemez neden!

 

 

BalkondanDeniz

Yeni bir tebdil-i mekan

Önceki yazıda hiç belirtmedim ama işler kesinleştiği için artık bahsedilebilir. Bir süredir Atatürk Üniversitesi’ne geçiş işlemlerim sürüyordu, tabi ki prosedürler formalitelerle nihayet sonuçlanmak üzere. Mersindeki ılık ve sakin geçen iki aydan sonra, şimdi çok yoğun bir dönem beni bekliyor, bundan sonra yazacak daha çok şey olacak. Şu kısacık zamanda, gideceğim ihtimali yüzünden kendimi bu sevimli şehre alıştırmamaya çalıştım, ama her sabah kahvaltı ederken evin penceresinden izlediğim şu alttaki manzarayı en çok özleyeceğim şeyler listesinde ilk sıraya koyuyorum.

DSC00646

Tebdil-i Mekan

Ankara’dan mı yoksa ODTÜ’den mi ayrıldığıma üzüldüğümün ayırdına varamadım bu günlerde. O her zamanki gibi bitmez denilen zamanlar bitti ve şimdi yolculuğa başka bir istikamette devam edeceğim. 12 yıllık Ankara macerama başlarken Konya yolunun kenarında anne ve babamı AŞTİ dolmuşuna bindirip sonra da hayatta ilk kez başka bir şehirde yalnız kalmanın getirdiği heyecanla arkamı dönmüş, kollarımı iki yana açmış ve “Hey gidi Ankara bakalım seninle neler yaşayacağız” demiştim, hem de sesli! Şimdi onca anıyı bavullara sığdıramasam da bir türlü yerleşik hayata geçmediğim Ankara’dan bir kaç bavulla ayrılıyorum (daha doğrusu yazıya Mersin’de devam ediyorum).

Ankara’daki maceram Gazi’de başlamıştı, ama en uzun zamanı ODTÜ’de geçirdim, tam 8 yıl. Mezun olmadan önce de ODTÜ kampüsünde yaşamayı ve aslında gözümde çok büyüttüğümü farkettiğim doğasiyla (Amazon ormanıyla karşılaşacağımı umuyordum sanırım :) başbaşa yürüyüş yapmayı hayal ederdim. İşte bu yüzden belki ODTÜ dendiğinde aklıma ilk önce kuru yapraklar gelecek çünkü en güzeli sonbaharda yürüyüş yapmaktı ODTÜ’de. Diplomamı alırken verilen Kemal Kurdaş’ın ODTÜ Yıllarım Kitabının içine, daha başka kitapların arasında kuruttuğum bolca kuru yaprak ve çiçeği yerleştirdim. Sığmadıkları için küçük kutulara da koydum bu kurulardan, şimdiye kadar onları tabloya dönüştürmek mümkün olmadı, ama hep aklımda. ODTÜ bence sonbaharda en güzel, ilkbaharda yeşilin her tonu olmayabilir ama sarı ve kırmızının her tonu var sonbaharda. Bu güzel kampüs olmasa belki de yaşam bu kadar kolay ve güzel görünmeyecekti bunca zaman.

Peki neyi özleyeceğim? Aslına bakılırsa şu son zamanların koşturmasından bunu düşünmeye bile vakit kalmadı, uzun yürüyüşlerde o sakinlik ve dinginliği özleyeceğimi düşünürdüm. Hele ki yaz okulunun da bittiği o ıssız kampüsü, bir dut ağacının dallarıyla sarmalanmış penceremi, arasıra gördüğüm tilkileri, akşam üstüleri topladığım faydalı bitkileri, neredeyse herkesin birbirini tanıdığı kampüs ringlerini özleyeceğim o kesin.  ODTÜ benim sadece okulum değil, 8 yıldır evimdi aynı zamanda, o nedenle kampüs dışında bir yaşam zor geliyor şu anda ve özlenecekler listesi uzuyor. E bir de dostlar var tabii ki, ama üniversite ortamı o kadar dinamik ki, herkes bir yerlerde şimdi. Yani geride kimseyi de bırakmıyoruz, hatta gidenler gittiği için, gitmek istiyor insan. Konferanslarda buluşma sözleri vererek vedalaşıyoruz.

Ve öylesine karlı bir günde vedalaştım ki ODTÜ’yle, dışarı çıktığımda zihnime yerleşen son resmi makine ile çekmek istedim ancak valizleri kapıya taşıma telaşından unutuverdim. Üstelik takside ODTÜ’deki son turumu yaşarken acaba AŞTİ’ye yetişebilecek miyiz endişesinden penceredeki güzel manzaranın da tadını çıkaramadım:(

Son bir anektod var yazmak istediğim. Doktoraya başvururken farklı üniversitelerden kalabalık bir akademisyen grubu mülakatlarımıza katılmıştı, bir soru kaldı aklımda “akademisyenliğin o zorlu yolculuğuna hazır mısın, bu gücü kendinde görüyor musun” idi. Soruyu tam da kavramamış olacağım ki cevaben “zaten kolayı hiç sevmem, üniversite yaşamımda da sadece derslerle yetinmedim hep daha fazlasını öğrenmek için uğraştım” demiştim. Gülümsemeli bir baş sallama işaretinden sonra soru ile ne kastettiğini açmamıştı hoca. Bense güzel cevap verdiğimi düşünerek gülümsemiştim. Oysa benim yaptığım sadece iyi bir öğrenci olmaktı; akademisyenliğin bir hayat şekline dönüşmesi, ve nice kere insanın kendinden ve çevresinden fedakarlıklar etmesi, bazen emek verilen onca şeyin çöpe atılmasıyla başlıyordu o yolculuk ve kimbilir bundan sonra nasıl devam edecek…İnsan ne ile karşılacağını bilmemenin verdiği tedirginlik içinde olsa da, yeni bir şehir, yeni bir çalışma ortamına geçiyor olmak da mutluluk ve heyecan verici…

Go to Top