2013-04-17 15.37.45

23 Nisan Çocuk ve Medya Kongresi

Bizler; sürekli yeni, güzel, renkli hareketli, etkileşimli ortamlar üretiyoruz, ancak sonunda çocuklarımızın bunların başında zaman geçirmemeleri için de bir panzehir üretmemiz gerekiyor. Kongrenin bir salonunda yepyeni formatlar, animasyon teknikleri, popüler medyadan bahsedilirken bir başka küçük salonda “Çocukları sanal ortamdan gerçek ortamda eğlenmeye nasıl” teşvik ederiz sorusunun cevabını aradık. Bütün kongre boyunca “Kısa Film” atölye çalışmasındaydım. Erken biten toplantılarımızda arada büyük salondaki sunumları izleyebildim. İşin eğitsel, teknolojik, pedagojik, psikolojik boyutlarının dışında sanatsal öğelerini de öğrenmiş olduk bir nebze. Yalnız burada da eğlencenin ve oyunun bir araya gelmemesi gerektiğini savunan Prensky’nin fikrine paralel olarak sanatsal düşününce içinde eğitsel bir şeylere yer kalmadığı fikrine kapıldım. 3 günün sonunda Kerem ve arkadaşlarının sanal ortamın hipnozundan çıkıp bir parkta kahkalar içinde biten maceralarını anlatan bir kısa film öyküsü yazdık. Gerçi iş bittiğinde bize atölye çalışmasında çıkan ürünlerin basım ve yayım haklarını TRT’ye verdiğimize dair bir belge imzalama durumu olunca grupta bu konuda dili yanmış olanlar biraz tepki gösterse de yazdığımız öykü TRT’nin kongre kitapçığında bulunabilir.
2013-04-17 15.37.45
Kongre’de kısaca oyun atölyesine bakma fırsatım da oldu, oyun uzmanı ve futurist Yeşim Kunter’in ordaki paylaşımlar da daha çok “nasıl oyunlar sunmalıyız”konusunda politika geliştirme üzerine idi. Bir de animasyon atölyesi vardı. Keşke atölye çalışmaları paralel olmasaydı da hepsinden biraz faydalanabilseydik. Animasyon atölyesinde de herkes memnun ayrıldı. Özellikle çizgifilm ve animasyon tasarımı çok revaçta, güzel sanatlar fakültelerinde yer alıyormuş yeni öğrendim. Bu iştahlı ve sürekli yeni formatlarla gelişen bu alana öğrencileri yönlendirmek iyi olabilir…

030420132566

Paylaşmadan önce iki kere düşün!

EU Kids ile başlayan maceramıza Erzurum’da öğrencilere seminerler vermek yoluyla devam edelik demiştik. Malum çalışma sonuçları genellikle 9-16 yaş grubu öğrencilerin sosyal ağları çok yoğun kullandıkları ve gizlilik ayarları konusunda yeterince hassas olmadıklarını gösteriyor. Erzurum’daki ilk seminerimizi 96 öğrenci ile gerçekleştirdik, aslında veli ve öğretmenleri de hedeflemiştik ancak, sadece 5 anne geldi, öğretmenlerden ise bize yardımcı olan bilişim öğretmenimiz dışında merak edip seminer odasına giren olmadı. EU Kids sonuçlarında annelerin %24’ünün İnternet kullanıcısı olduğu ortaya çıkmıştı, bizimle görüşen annelerde ise sadece biri İnternet’i bazen bir şeyler aramak için kullandığını söyledi. Evine İnternet almaktan korkanlar bağımlılık yapacağı korkusu nedeniyle almıyorlarmış, bir de zamanlarda özellikle Facebook’ta sorun yaşayanlarla ilgili çıkan haberler nedeniyle endişe taşıyorlarmış. Bunun dışında İnternet’te çocukları riske koyacak unsurlardan genellikle haberdar değillerdi.

EU Kids’in sonuçlarına benzer şekilde öğrencilerin çoğu bizim saydığımız internet kullanım becerilerine sahip olmadıklarını söylediler. EU Kids sonuçlarında da sayılan 8 beceriden 2.6’sına yani Avrupa’nın en düşük ortalamasına sahip ülkeyiz. Çocukların çoğu e-mail adreslerini kullanmıyorlar, onlar için e-mail adresi kavramı facebook adresi ya da msn adresi demek. Çoğu bir resim paylaştığında bunun nasıl sonuçlara varacağından habersizdi. Bir çok resmini paylaşan bir kız öğrenci 60 takipçisinin olduğunu gururla söyledi, takipçilerden büyük yaşlarda olan, resmini değiştirdiğinde kompliman yapanlar var. Bir çok kişi hesabının çalınması durumunu yaşamış, ancak tek çözümleri yeni bir hesap açmak olmuş. Çocukları en şaşırtan ise onlara espri ile karışık gösterdiğimiz Ramiz dayı resmi eşliğinde sorduğumuz “dayınızın, dayınız olduğunu etiketlerseniz bunun sonuçları ne olabilir” sorusunun cevabıydı. Çocukların çoğu gizli soru kavramı konusunda bilinçli değil, onlara şifrelerinin çalınmasında bu tür bilgilerin etkisinin olabileceğini söyledik. Ayrıca paylaştıkları bir resmi bir başkasının nasıl kullanabileceğine dair küçük bir drama gerçekleştirdik. Bazı öğrenciler telaşa kapılıp resimlerinin indirilmesini nasıl engelleyebileceklerini sordular. Bu nedenle tüm seminer boyunca öğrencilere “Paylaşmadan önce iki kere düşün”ü ilke edinmelerini sağlamaya çalıştık.

Bizim için de çocukların kısıtlı da olsa asıl sorunlarını anlamamızda yardımcı oldu bu seminer. Daha sırada 19 okul var…

OT_TemelKitap

Alanın başucu kitabı çıktı…

Yaklaşık 1,5 yıllık bir süreçten sonra alanın Türkçe temel kitabı basıldı. Benim de “etkinlik teorisinin alanımızdaki uygulamaları” konusunda katkı sağladığım bölümün olduğu 42 Bölümlük kitapta geçmişten günümüze alandaki tüm yönelimleri bulmak mümkün. Türkçe eğitim yapan bir çok yüksek lisans doktora programında, öğrencilerin zaten yeni eğilimlerin çok olduğu bir alanda sadece İngilizce bulabildikleri kaynaklardan temel oluşturmaları gerçekten zor iş, buna şu anda üniversitemde şahit oluyorum. Bu nedenle, böylesi bir kaynağa çok ihtiyacımız vardı. Bu konuda gecesini gündüzüne katıp çalışan (ve buna şahit olduğum) Doç. Dr. Yüksel Göktaş ve hocam Prof. Dr. Kürşat Çağıltay’a bu değerli eseri alanımız kazandırdıkları için minnettarım.

SAM_1132

Tabya Gezimiz

(Gezimizi 12 Ocak’ta yapmıştık, biraz gecikmiş bir yazı)
Madem milli birlik ve beraberliğimiz Tabyalar’da şaha kalkmış, burada yapılacak bir ziyaretle bizim öğrenciler de hiç olmazsa sınıf içinde birlik ve beraberlik ruhunu kazanabilir mi diye düşünmüş Engin Hoca. O Tabya gezisinin bitiminde konuşmasını yaparken hepimizin kafamızı önümüze eğerek dinlemesi bu amaca ulaştığını gösterir mi bilmem.


Her öğrenci gibi her sınıfın da bir karakteri var, mesela bizim bir sınıfımızda sınıf birlik ve beraberliği gayet iyiykien birinde rekabet ön planda, bir diğerinde paylaşma zorluğu. Oysa yaklaşık 40 kişilik bir aile gibi bir sınıf bence. 4 yıl boyunca belki de en çok birbirlerini görüyorlar; mezun olmaya yakın burukluk hissedilen, eski resimlere baktıkça hayıflanılan, özlenen zamanları yaşıyorlar. Ama ders stresinden mi, yoksa eğitim sistemimiz mi bunu başarıyor bilmiyorum ama sınıf içinde birlik beraberlik sorunu yaşıyoruz bazen. İşte bu yüzden Tabya gezimize büyük anlamlar yükledik doğrusu.


Geziden önce organizasyonun önemli bir bölümünü üstlenen bir öğrencimiz çok güzel bir sunum yaptı, Tabyaların öyküsü, gelişen olaylar ve zafere götüren kahramanlıklarla ilgili. Yola çıkarken “İncecik giyinmişsiniz hocam, orada donacaksınız” diyen öğrencilerin korkutması nedeniyle pek bir telaşlandıysam da korktuğum başıma gelmedi. Meteoroloji gündüz sıcaklığını -16 gösteriyordu, ama Tabyaların olduğu tepeye öyle güneş vurmuştu ki, sıcakladık bile. O güneşte bütün tepeler ışıl ışıl parlıyordu. Bir şehrin bir sürü tepesinin olması güzel şey, hani bir şiir var Palandöken’i şehrin yastığına benzeten, hakikaten bütün dağlar ve tepeler bembeyaz yastıklar gibi görünüyorlar en ufak bir çıkıntısı bile olmayan saten yastıklar. Hele bu yastıkları yüksek bir yerden izlemek çok zevkli.
Tabyalar ise biraz yıkıntıya dönmüş, biraz terkedilmiş bina izlenimi var, eğer hikayesini bilmeseniz etkilemez sizi. Belki de dışarıya göre içerilerin çok soğuk olmasından ve bizim de hızla binada turlayıp çıkmamızdan dolayı yaşanmış şeyleri çok fazla hayal edemedim. Ben tarihi bir yeri gezerken o binanın ilk yapıldığı insanların telaş içinde gezindiği o zamanları hayal ederim genellikle.


Geçen yıl Mart’ta geldiğimde karlar üstünde piknik yapan aileler görüp şaşırdığımı söylemişimdir sanırım. Biz de zamana değil de mekana uyduk, sağolsun hamarat bir öğrencimizin önderliğinde öğrenci arkadaşlarım bir piknik düzenlediler, akşama doğru soğuğu artık iyice hissederken, ısınmak için mangallar yetmedi, biraz top oynayalım dedik. Ama topa vurmak ne mümkün! Sanki havan topuna vuruyormuş gibi zonkladı ellerimiz. Derken ısınmak için en son halay çektiğimizi, ankara havası oynadığımızı ve bazılarının artık kolbastıya geçtiğini hatırlıyorum ☺


Biliyorum böyle şeyler bazen yapay gelebilir, ama güzel etkilerinin olduğuna eminim. Umarım bundan sonraki dönemlerde birbirini iyi tanıyan bir aile olduğumuzu daha iyi kavrarız.

phd051812s

Prof. Dr. Çağıltay ATA BÖTE’deydi

Dumlu’dan ayrıldığında sene 1974’müş Kürşat Hocanın dediğine göre, yani neredeyse 40 yıl sonra ilk kez Erzurum’a geliyormuş. Onun okulunun önünde ve okuduğu sınıftaki sırasında çekildiği resimleri görenler eminim kendi okullarının özlemini hissetmişlerdir. Bölümde doktora yapan arkadaşlarımız ise eminim onun heyecanlandığından daha fazla heyecanlanmıştır. Çünkü kitabını ve makalelerini okudukları, bizlerin anlatması ve farklı kanallar yoluyla yakından tanıdıkları Prof. Dr. Kürşat Çağıltay ve eşi Yrd. Doç. Dr. Nergiz Çağıltay bazı seminerler vermek (ve birazcık da kış tatili yapmak) üzere bölümümüze geldi. Tabi benim ve Engin Kurşun hocanın doktora danışmanımız olması sebebiyle bizim için daha özel bir ziyaret oldu.

Hedef kitlenin çoğunluğu kafası karışmış, yolun başında , doktora yeterlilik ya da tez konusu bulma arifesindeki öğrenciler olunca tabi ki soruları genellikle sorular alandaki yönelimler, konu belirleme süreci, zaman yönetimi, çalışma yöntemlerinden ve alanla ilgili bilinmesi gerekenler konularına yoğunlaşmıştı. Doktor adayı arkadaşlarım belki bir tez konusu bulup, doktora yeterlilikte nelerin sorulabileceğini öğrenemediler belki ama kesin olan bir şey var ki hocanın araştırma-proje portfolyosu ve ajandası sayesinde herkes çantasında kendilerine uzun zaman yetecek motivasyonla seminerlerden ayrıldı.

Nergiz hocanın sunumunda bahsettiği proje konuları ise bizim alanla diğer alanlar arasında ne kadar güzel işbirlikleri olabileceğine dair fikirler verdi. Sanırım Tıp alanı ile interdisipliner tez yapalım diyen Yüksel Göktaş hocanın tavsiyelerine kulak verecektir doktora tez aşamasındakiarkadaşlarım.  Tez demişken, Kürşat Hoca bir de bölümde doktora tez aşamasındaki arkadaşların tez önerilerini dinledi (bulunmaz fırsat!). Bu üç günde bölümdeki hareketliliğin ve yüksek lisans doktora öğrencilerinde farklı projelere ilgilerinin artması bize “neden bunu belli aralıklarla tekrarlamıyoruz sorusunu sordurdu. Farklı hocalarımızı davet edebileceğimiz buna benzer seminer günlerini ileriki aylarda da düzenleme kararı aldık.

ICITS2013_Acilis

ICITS 2012 Gaziantep’teydi

Bilenler bilir, Uluslararası Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Sempozyumu (ICITS – International Computer and Instructional Technologies Symposium) bizim alanın ülkemizdeki en önemli sempozyumu haline geldi. Her nedense katılımcıların akademik seviyeden çok sosyal organizasyona odaklandığı ancak en azından BÖTE’nin en önde gelen hocalarının bir araya gelip yüksek lisans öğrencileri ile bilgi paylaşımında bulunduğu sempozyum bu yıl memleketim Gaziantep’teydi.

Uluslararası olmasına rağmen yalnızca bir tane yabancı konuğun varoluşu, açılış, kapanış ve panellerin nerede yapılacağının bilinmemesi, bildiri seçiminde yeterince seçici olunmaması (bu nedenle çok alakasız sunumların da mevcut olması), aynı anda çok fazla oturumun olması ve oturumlardaki sunumların birbirinden çok farklı konular barındırması en göze batan durumlardı. Ayrıca katılımcılardan kaynaklanan sorunlar da vardı: Davetli konuşmacıların hiç birinin gelmemiş olması, pek çok oturumun oturum başkanının katılmaması, , BÖTE bölümlerinin bitmek bilmeyen çilelerine dair panelde katılımcıların çoğunun hazırlıksız olması gibi (hatta “hadi gelin bi panel yapalım havası mı desek acaba :) ). Tüm bunlara rağmen lisans ve yüksek lisans düzeyinde henüz öğrencisi olmayan, ve toplam 3 öğretim üyesi bulunan BÖTE bölümünün iyi bir organizasyon yaptığını düşünüyorum.  Fakültenin diğer bölümlerinden yardımcı olan öğrenciler gerçekten çok özverili davrandılar, 3 hoca tüm katılımcılarla tek tek ilgilendi. Gönderilen sunumların hemen hemen hepsi kabul edilmiş olmasına rağmen, kendi adıma, katıldığım tüm sunumlar gerçekten çok güzeldi, “hep bildiğimiz şeyler” diyerek çıktığım hiç bir sunum olmadı.  Bununla birlikte bir çok katılımcıdan farklı serzenişler duymak mümkündü. Akademik anlamda değilse de sosyal anlamda geçen yıl Elazığ’daki konferansa katılanların beklentisi o kadar yükselmişti ki otogar ya da havalimanından alınmadıkları için şikayet eden katılımcılar gördüm. Amerika’da bir kahve arasında bile içecek sunulmayan konferanslara koşa koşa gidenlerle Türkiye’de akşam yemekleri (hem de çok şık yerlerde) bile katılım ücretine dahil olan konferanslarda bir sosyal organizasyon sorunu olduğunu söyleyenler aynı kişileriz bu arada.  Gündüz sunumlarda gerilmiş olan tüm doktora öğrencileri ve oturumlarda onları asıp kesmiş olan hocalarla,  akşam Sahan’da pisti hınca hınç doldurup gecenin 12’sine kadar karşılıklı oynayanlar da aynı kişilerdi :) .

Konferansın gelecek yıl bizim üniversitemizde yapılacak olması nedeniyle sürekli gözlem halindeydik ve bolca notlar tuttuk. Beklentisi bu kadar yükselmiş bir akademik kitleyi Erzurum’da nasıl tek bir şikayet geride bırakmadan ağırlayıp-uğurlayacağımız konusunda çok kafa yoruyoruz bu sıralar. Şimdiden çalışmalara başladık, konferansın sadece sosyal aktivitelerle akılda kalmaması, akademik olarak da zenginlik katmak ve akılda kalmak için çalışıyoruz. Alanımızın en önemli konferanslarından biri olan AECT’in geleneksel olarak düzenlediği öğretim tasarımı yarışmasını (PacifiCorp) burada yapmak, konferans sırasında eş-zamanlı araştırma yapmak, farklı oturum türleri geliştirmek, paneller için önceden hazırlık yapılmasını sağlamak, bildiriler konusunda yeterince seçici olmak ve oturum başkanlarının muhakkak oturumdaki sunumları önceden incelemesini sağlamak gibi hedeflerimiz var. Ama tabii ki bizim hedeflememiz yetmiyor, konferans katılımcılarının da özveride bulunması gerekiyor bu aşamada. Sosyal aktiviteler bakımından da sadece eğlence değil sportif faaliyetleri de inceliyoruz.   Konferans tarihlerini 6-7-8 Haziran olarak belirledik, zira Eylül sonunda Erzurum havasının sürprizlerle dolu olabileceğini ve dönem öncesinde öğrencileri yeterince toparlayamayacağımızı düşündük. Bir de Tortum şelalesinin en güzel Haziran başında görülebileceğini.

Sempozyum düzenlemek zor iş, neyse ki konferansın yorgunluğunu atabileceğimiz koca bir yaz bizleri bekliyor olacak…

 

TarladanUrunler

Erzurum İzlenimleri

Eh artık “Erzurum’a alıştın mı” ya da “beğendin mi buraları” cümleleri çok daha nadir sorulurken bir izlenim yazısı yazmak gerekliydi (Ben bu yazıya başladığımda, yani yaklaşık iki ay önce, bu soru çok sık soruluyordu tabi). Sahi bir şehre alışmak ne demektir bileniniz var mı, yani şehrin sakinliğine alışmak ya da insanların artık size bir yabancıymış gibi garip garip bakmaması mı? Yoksa ilk günler uyandığınızda içinize çöken umutsuzluk duygusunun artık hayatın hengâmesine karışıp tamamen unutulması mı? Eğer bunlar ise (şu garip garip bakma meselesine bir dönmek lazım aslında ama), evet sanırım bu şehre alıştım sayılır.

İnsan kendisine dair beklentileri dışındaki beklentilerini çöpe atmadan yola çıktığında mutsuz olur bence, hele hele başkalarının sözleri ile oluşmuş beklentiler, onları zihnin bir köşesinde bile barındırmamak gerek (Ki bu benim mutluluk formülüm). Buraya gelmeden önce çok şey okudum Erzurum hakkında, internet sözlüklerini, yerel gazeteleri, seyahat yorumlarını, Erzurum’da yaşayan insanların bloglarını, yüzlerce olumlu ve olumsuz şey. Tarihi dokunun yok olması, sabırsız ve toleranssız esnaf, düşen yolcuya rağmen gaza basıp giden şoförler, aşırı (ötesi) muhafazakarlık, yarım kalmış ucube halinde duran projeler,  soğuk insanlar, dayanılmaz soğuklar… vs. İyi şeylerin üzerinde çok durmadım ama okuduğum her olumsuz şeye ” ne kadar kötü olabilir ki” diyerek empati kurmaya çalıştım, kendimi en kötüsüne hazırladım, ve belki bu yüzden şimdiye kadar  bir olumsuzluk yaşadımsa da bunu hep yaşıyormuş gibi algıladım ve bazen farketmedim bile.

Erzurum’un otobüs şoförleriyle bir alıp veremediğinin olduğunu biliyordum, ama ben otobüs yolculuklarımda yeryüzünün en “nezaketsiz” şoförlerinin “hadi hadi, çık basamaktan, biraz acele, sallanmayalım, kapıya yanaşalım, yetersiz bakiyeee” sözlerinden bir rap şarkısı besteledim bile. Ankara’nın nezaketli (!) dolmuş şoförlerinden sonra, hiç yabancı gelmediler ama Amerika’da “bu gün nasılsınız” diyecek kadar zaman bulan, ilk durakta kalkış saatini beklerken kitap okuyan bazıları benden daha genç kızlar bazılarının ise emekli kadın ve erkekler olduğu şoförleri anımsadım her yolculuğumda. Eğer büyükşehir belediyesi bu şehre gerçekten büyük bir şey yapmak istiyorsa önce şu ulaşımı ve şoförlerin yolcu düşmanı hallerini düzeltmeli. Nihayet, Ankara’da bırakmak durumunda kaldığım arabam yazın başında buraya getirildi de şimdilik rap şarkısı yazmıyorum.

Geldiğimden bu yana “Erzurum bana soğuk yüzünü göstermedi” deyip duruyorum ancak Mayıs ayında kar ve Temmuz ayında kar birikintilerini aratmayacak ölçüde dolu yağışları yaşadık (Ne hoş! Ara sıra ana haber bültenlerine konu oluyoruz böylece :) ).

Yine de yazı neredeyse hiç terlemeden geçirmek ve sıcağın verdiği uyuşukluğu yaşamamak büyük keyif! Buraya Mart sonunda geldiğimde, karlar şehirde erimişti ama neredeyse Mayıs ortasına kadar şehirdeki grilik gitmedi, ağaçlar yeşermedi, otlar görünmedi. Soğuk kışın şehirdeki tüm bitki örtüsünü yok ettiğinden şüphelenmeye başlamışken nihayet Mayıs ortasından sonra yeşillik fışkırdı. Bir de bulamayacağımı sandığım birçok bitkiyi de bulunca çok mutlu oldum. (Akademisyen olmasam kesinlikle otlarla ilgili bir şeyler yapardım). Hele aldığımız hobi bahçelerini dikerken burada biberden başka bir şey yetişmez diyen komşularımıza inat tüm yeşillikler, fasulye, kabak, salatalık, domates de güzelce yetişince mutluluğum katlandı.

Şu vahim kış meselesi

Bana burada ne kadar vahim bir kış geçireceğimi hatırlatan herkese Amerika’nın en soğuk yerinde hayatımın en güzel bir yılını geçirdiğimi söyleyip duruyorum. Iowa yaşantım onca soğuğa ve evden eve taşınma sıkıntılarına rağmen benim hayatım boyunca geçirdiğim en güzel bir yıl olarak hatırlayacağım bir yer mesela (Elma ile armut karşılaştırması oldu belki ama mesele şu soğuklar olunca yine kendimi alıştırmak adına “ne kadar kötü olabilir ki” diye telkin ediyorum). Oysa hatırlıyorum da Iowa’ya gitmeden önce bir arkadaşım burası dehşet soğuk orada bulabildiğin yün olan ne varsa getir üst üste giy demişti. Öylesine endişelenmiştim ki uçaktan iner inmez bir buz kalıbına dönüşeceğimi hayal eder olmuştum. Des Moines havaalanına indiğimde ise endişelerimden eser kalmadı, çünkü insanın üstesinden gelemeyeceği bir soğuk değildi. Üstelik ben yine de gurbet ellerde hasta olmayayım diye üst üste giyinirken insanları sabo terliklerle dolaşır halde görmüştüm. Beni şaşırtan diğer bir unsur insanların “soğuk da soğuk” diye bir şikâyette bulunmuyor olmaları idi, ama cümle sonlarına “stay warm” (sıcak kal) dilekleri ekliyorlardı. İnsanların bu yaşadıkları ortamla ilgili olumsuz cümleler kurmamaları beni gerçekten etkiledi, eğer soğuk ise bunun da keyfi çıkarılabilir. Mart sonunda, ilk geldiğim günlerde karların biraz eridiği kısımlarda piknik yapan insanlar gördüm Erzurum’da da. Semaver ve limonlu çay kültürüne hemen alıştım. Şimdi en favori mekânım kocaman bir söğüt ağacının altında odun ateşinde yapılan çayları limonla yudumlamak her ne kadar servisi çok yavaş olsa da.

Yarım kalmış projeler şehri

Erzurum’un Selçuklular ve öncesine dayanan tarihinden ise zar zor ayakta kalmaya çalışan kalıntılar var. Hele o canım eski Erzurum evleri bir döküntü halinde sonunu bekliyor. Oysa eski evleri, güzel binaları ile ne kadar da hoş bir tarihi şehir olabilir. Şu anda bir kaç çalışma var tarihi mekânları korumak adına. Çifte minareyi göremedim, uzunca bir zaman da göremeyeceğim sanırım, zira üstündeki tabelada tadilatın bitiş tarihi 2015! Zaten Erzurum benim gözümde “yarım kalmış projeler şehri” olmak üzere. Kocaman araziler üzerinde devasa inşaat başlangıçları var nice yerde, ama otlarla kaplılar!

Ha bu arada bu kadar dağlarla kaplı olunca etrafı, sanmayın ki tümseklerle dolu bir şehir, bilakis dümdüz. Ankara’nın yokuşlarından sonra o kadar iyi geldi ki artık araba ile yokuşta kırmızı ışığa yakalanma korkusu duymadan gidiyor olmaktan mutluyum.

Üniversitem

Ne yazık ki henüz tam anlamıyla kurumsallıktan söz edemiyorum, çünkü bir işin yapılması için illaki kişisel yakınlıklar çok önemli, bazen en ufak iş için bile. Bunun dışında üniversitenin gerçek bir aile olduğunu söyleyebilirim. Hemen hemen tüm öğretim üyelerinin aynı mekandaki lojmanlarda kalıyor olması belki bunun bir nedeni, zira hobi bahçesindeki tüm komşularımın (hangi bölümden olursa olsun) birbirlerini çok iyi tanıyor olmalarına şaşırdım. 1300 öğretim üyesi var ama herkes birbirini iyi tanıyor. Bir de alışık olmadığım bir şey var ama giderek buna da alışıyorum. Bu nedenle de en başta “garip bir davranış gösterdiysem özür dilerim” diyorum fakültedeki arkadaşlara. Zira ben ODTÜ’deki 8 yılım boyunca hiçbir hocayı bir başka hocanın odasında “bir çay içmek için” oturur halde görmedim. Burada ise bir kültür bu, -bu çay kültürü de ayrı bir hikaye olur-, kapının önünden geçiverirken “bir çayını içmek için geldim” diyor. Bir de Alman usülü ödeme henüz duyulmuş şey değil burada! Hele bir de terfi kutlamaları var ki kırk gün kırk gece sürüyor. Ben sadece çikolata ikram ettim gelenlere çünkü henüz çikolata, şeker, börek, bin bir çeşit çerez, baklava, her türlü içecekten oluşan bir terfi kutlaması görmemiştim.

Bazı ofislerde semaver var,  ama genellikle çayı da çaycımızdan istiyoruz. ODTÜ’de ise sürekli temizliğinden şikayetçi olduğumuz bir mutfağımız vardı, görevli çayı yapardı ama bizler gider alırdık, bulaşıklarımızı da kendimiz yıkardık. Doğrusu bir mutfağın varlığını özledim çünkü kendi çayımı (hatta çaylarımı çünkü günde en az 3 farklı çeşit çay içerim) yapmak istiyorum.

İnsanlar

Bir şair olan ev arkadaşıma “Amerikalı mısın” anlamında “buralı mısın” diye sorduğumda “hayır, Chicagolu’yum” dediğinde başka bir ülkede olduğumun farkına varmıştım öyle ya Türkiye’liyim diye bir cevap vermeyiz biz de ama Erzurum’dakiler mikromilliyetçiliği biraz abartmış durumda. Buralı mısın sorusu illa ki bir ilçe adıyla cevaplanıyor. Herkesin, bir diğerinin  ilçesini köyünü bildiği, buna göre gruplaştığı bir başka şehrimiz var mı bilmiyorum ya da ben gerçekten ülkemi tanımıyorum. Yıllardır beni de resmileştiren Ankara’da herkesin bir başka şehirli olmasına alışık olmaktan olsa gerek, birilerinin köy köy kendini ayrıştıması doğrusu bana garip geldi. Benim gibi “şu şehirli bu şehirli” diye başlayan sohbetlerden zerre kadar hazzetmeyen bir insan için biraz aşırı doz oldu ama alışıyorum (Alışmasam daha iyi olacak gerçi). Bir de şehrin ünlü muhafazakârlığı var. Ama söylenen o ki Universiade’den önce bu daha fazlaymış. Ben herhangi bir sıkıntı yaşamadım, ya da şehrin standartlarına uymasa da muhafazakâr sayılabilecek yapımdan dolayı olan biten bana garip görünmedi (farklı görünmedi demiyorum). Bir Erzurumlu bile bazen “burada ne işin var Ankara’dan sonra” diyor bazen, bazıları burada kalıp kalmayacağımı soruyor,  çünkü onlara göre bile burada bir Erzurumlu’dan başkası yaşamak istemez.  Ama benim cevabım şu oluyor: Bir yeri güzelleştiren insanlardır. Şimdiye kadar hem iş hem yaşam çevremde harika insanlarla karşılaştım. Bence bu paha biçilemez neden!

 

 

2012-05-23 17.36.07

f@Tih Pilot Çalışma Değerlendirmeleri

Aslına bakarsanız şu anda raporu ile uğraşmaktayım, ama yazmak için ancak fırsat bulabildim veri toplama ziyaretimizi. Erzurum, Rize, Erzincan ve Bingöl’ü kapsayan F@Tih projesi pilot çalışma değerlendirme çalışmasını tamamlamıştık. Nisanda anket çalışmasını yaptığımız okullara Mayısın son iki haftasında bu kez gözlem ve görüşmeler yapmak için gittik.

Gözlemler

“Etkileşimli tahta mükemmel ama tabletler için daha çok çalışmak lazım”

Proje değerlendirme sürecinin temel sonucu bu şekilde özetlenebilir hem yönetici hem de öğretmen perspektifinden ve hatta öğrenci perspektifinden. Şu kadarını söyleyebilirim ki projeyi yakından tanımadan önce beklentilerim (proje hakkında bir türlü tam bilgi edinememekten kaynaklı) biraz olumsuz yöndeydi, ama şimdi daha olumlu bakabiliyorum.  Pek çok ayrıntısını raporumuzda belirttiğimiz projede elbette pek çok sorun ve de pek çok memnuniyet belirten görüş var. Özellikle teknik konularda çok sıkıntı yaşanmasına rağmen öğretmenlerin hiç birinin bu teknolojileri  gereksiz görüşünde olmadığını ve zamanla proje oturduğunda herşeyin mükemmel olacağı görüşünde olduklarını söyleyebilirim rahatlıkla. Tabi ki pilot çalışmada gösterilen sorunlara hızla çözüm bulmadaki sürekliliğin sağlanması şartıyla!

Proje sürecinde yöneticilerin anlattığı kadarıyla inanılmaz yoğun bir dönem geçirdiklerini özellikle altyapı çalışmaları için iki üç ay gecelediklerini öğrendik, yine proje ile her okul için belirlenen formatör öğretmenler (atanan demiyorum zira formatör öğretmenlerin çoğunun branşı bilgisayar dışında bir branş olup ek olarak formatörlük verilmiş) sürekli olarak proje ile ilgili yaşanan teknik sorunlarla başetmek durumunda kalmış. Üstelik formatör öğretmenler projedeki rollerinin ne olduğu da tam olarak açıklanmamış. Bir de hizmet içi eğitimler projeye yönelik değil genel konular olmuş, öğretmenler kendi bilgi ve deneyimleri ile proje ile gelen teknolojileri kullanıyorlar.

İnternet kısıtlılıkları malesef yine çok duyduğumuz bir sıkıntılardan biriydi, yani çocukların eline son model tableti verip onu bir e-kitaptan daha farklı kullanamamak çok anlamsız geliyor öğrenci ve öğretmenlere. Öte yandan etkileşimli tahta çok beğeni görmüş durumda, öğretmenlerden bazıları “şimdiye kadar tahta ile kalemle boşuna boğuşup durmuşuz” diye hayıflanıyor. Daha önceden kurulan BT sınıflarının başarısızlığı hiç bir içeriğin olmaması ve sınıf ortamının dışında bağımsız bir mekan olmasıydı diye düşünülebilir sanırım. Şimdi sınıfta duran teknolojiyi bu kadar çok görsel, işitsel kaynak varken öğretmenin kullanmaması imkansız gibi. Hele sınıfta varolan teknolojiyi bir öğretmenin kullanıp diğerinin kullanmaması öğrencilerin de dikkatini çekip, öğrenciler de talep edince mecburen kullanma ihtiyacı hissediyor öğretmenler. Üstelik gözlemlerim “ileri yaşlardaki öğretmenler”in teknolojiden uzak durduğu inancını da desteklemiyor bu kez.

Bu arada bahsetmekte yarar var, TÜBİTAK f@Tih projesi için içerik ve teknolojilerin geliştirilmesine yönelik “BT01 FATİH Projesi Bilgi İletişim ve Teknolojileri Çağrı Programı”nı açıkladı.  Özellikle tahta ve tablet etkileşimini en iyi şekilde sağlayacak teknolojilere çok ihtiyaç var.

 

Şehirler

Veri toplarken şehirleri gezmek için çok zaman kalmadı belki ama yine de günlerin de uzun olmasının verdiği imkanla kısa turlar atabildik şehirlerde. Bingöl’e  yolda ışkın satan çocuklardan demet demet alıp yiyerek vardık. Bingöl küçük ve şirin, bu aralar gidip ve gördüğüm her şehir “evet ben burada da yaşayabilirim” hissi uyandırıyor bende nedense. Gittiğimiz lisenin müdür odasından geçilen kocaman balkonu görünce gayrihitiyari bu yıl çok kar yağıp yapmadığını sordum. Bir dokun bin ah işit; o balkondan kar temizlenene kadar ömürlerinden ömür gitmiş okul çalışanlarının. Bir de deprem sonrası Bingöl’ün çehresi çok değişmiş ben ilk kez gittim ancak ekipteki diğer hocalarımdan daha önce gelenler şehri daha güzel bulduklarını söylediler, her tarafta devlet kurumlarında yenileme çalışmaları vardı. Ülkemde depremler şehirler için dönüm noktası oluyor galiba, bunun en önemli örneklerinden birini bizzat yaşadığım İzmit depremi ve sonrasında gördüm, İzmit’ten tam da depremin olduğu yıl üniversiteyi kazanıp ayrılmıştım, o günden bu güne her gidişimde başka bir güzel görünüyor bana, yeni ve şık binalar, çevre düzenlemeleri, yeşillendirme çalışmaları… Deprem eli değen  (maalesef) Erzincan da düz ve geniş sokakları, az katlı binaları ile çok hoşuma gitti.  Bir de tulum peyniri almak lazım Erzincan’dan, kaşık kaşık gidiyor evde :)

Proje için bir başka durağımız Rize’ydi. Ovit Dağı’ndan (nihayet) geçmenin mutluluğu ile, çırpınarak akan nehirler ve yemyeşil vadilerden sonra vardığımız Rize’de dönerek dolanarak tüm şehri gören yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş olan konaklama yerimizi bulduk. Bana nedense Umberto Eco’nun Gülün Adı romanındaki (ki benim en sevdiğim romanlardan biridir)  o ıssız tepenin üzerine kurulmuş manastır hissini verdi ama şükür ki romandaki gibi korku veren türden değildi :). Gidip biraz tanıdık ot varsa toplarız (ben o niyetteydim en azından:)) diyerek dik yamaçlarında bir gezintiye çıkmışken birden kendimizi bir çay bahçesinde bulduk (zaten her yer çay bahçesi), sanıyorum ki 75 derece eğimli bahçede can havliyle tırmanırken seslendi çay toplayan şirin bir ailenin babası “hele uşağum needeyisinuz orda” biz de komedi filmlerine şayan bir şekilde “öylesine geziyorduk” deyince “e gelin pi çay kesun bakayim” dedi.  Biz de zaten dünden razı halde giriştik çay toplamaya. Çay toplamanın hakkını verdiğimizi iddia edebilirim rahatlıkla, evin babaannesi “hele bak sen şu Antepli’ye” dedikçe daha da bir şevke geldim sanırım :)

sempozyum

Uluslararası Risk Altında ve Korunması Gereken Çocuklar Sempozyumu

Ankara’yı ve ODTÜ’yü çook özlemişim… Ama o trafik de neydi öyle, Çukurambar’dan Mariott Otel’e giden 1.5 km’lik yolu yarım saatte aldık sabahın 8:30’unda. Organizatörler Emniyet birimleri olunca. 4. Uluslararası Risk Altında ve Korunması Gereken Çocuklar Sempozyumu’a katılım da hayli yüksekti. İlköğretim öğrencilerinin hazırladığı İnternet güvenliğine dair afişlerin donattığı fuayeye sığmak pek mümkün olmadı doğrusu. Katılımcıların büyük çoğunluğunun emniyet mensubu olduğu sempozyumda iki temel konu çerçevesinde sunumlar yapıldı. Emniyet birimlerinden yapılan sunumlarda çocukların çok ciddi şekilde maruz kaldığı çocuk istismarı, kaçırılması, ya da dolandırıcılık gibi emniyet birimlerinin birebir takip ettiği sorunlara ilişkin konular da ele alındı. Diğer bir konu ise daha çok eğitim ve psikoloji uzmanlarının üzerinde durduğu siberzorbalık, internet bağımlılığı, sosyal ağlarda güvenlik sorunlarını kapsayan sorunlardı. İlk oturumda hep psikologlar olduğundan konular genellikle İnternet bağımlılığına yönelikti ve bu oturumda “eyvah bu İnternet’le nasıl baş edeceğiz” tedirginliği oluşturan bir hava vardı . Özellikle Prof. Dr. Bengi Semerci’nin bir çocuk tarafından kendisine gönderilen bizimle paylaştığı bir e-maili ve hele Prof. Dr. Nevzat Tarhan İnternet’i evin yeni reisi olarak adlandırdığı karamsar tabloyu gören veliler çocukları İnternet’te uzun zaman geçiriyorsa muhtemelen soluğu psikologlarda almışlardır.

İkinci gün sabah oturumundaki sunumumuzda öncelikle sosyal ağlarda Türkiye, Avrupa (24 ülke) ve Amerika’daki çocukların davranışlarına ve ülkelerin İnternet risklerine karşı aldığı önlemlere odaklandık. EU Kids projesinde ortaya çıkan sonuçlara bakılınca çok da korkacak bir şey yok gibi geliyor, siber zorbalık oranı Türkiye’de %3ler seviyesinde, pornografik görüntü gördüğünü söyleyen çocuklar %15’i geçmiyor, hele İnternet’te yaşadığı bir sorun nedeniyle rahatsız olan çocuk sayısı çok çok daha az. Gerçi araştırmaların sonuçları da birbirinden çok farklılık gösterebiliyor. Başka bir sunumda çocuklarda siberzorbalık oranının %48 olduğunu gördüm. İster istemez dinleyicilerin kafası karışabiliyor ve bazı eleştiriler geliyor bu farklı rakamlara, fakat sorunun şekli ve örneklem de önemli. Bizim çalışmamızda soru şeklimiz çocuğun İnternet üzerinden kırıcı ve kötü bir davranışa uğrayıp uğramadığı gibi tek bir soru idi. Oysa siber zorbalık pek çok şekilde yapılıyor örneğin bir başkasının resmini izni olmadan yayınlamak, istemediği bir bilgiyi paylaşmak gibi, internet üzerinden hakaret etmek, aşağılamak, tehdit edici ifadeler kullanmak, görmek istemediği türden bilgi ve resimleri göndermek gibi. Pek çok çocuğun bunlardan herhangi birini yaşamış olabileceği düşünüldüğünde toplam sayının yüksek olması normal. Bir de küçük çocuklarda sosyal ağ kullanımı çok fazla, özel bilgi paylaşımı da. Bunun bir çok risk getirisi olabilir belki ama bunun kötü sonuçlarını yaşamış olduğunu söyleyen çocuk sayısı çok fazla değil, ya da bu ortamlarda yaşadıkları sorunların farkında değiller. Paylaşılan onca durum, resim ya da özel bilgilere rağmen, Türkiye’de sosyal ağ kullanan çocukların sadece %6’sı paylaştığı bir şey nedeniyle pişman olduğunu ifade ederken Amerika’da bu oran %75’in üzerinde (Cox Araştırması, 2009).

Yaşanabilecek olası zararlara karşı her yerde çocukları çözüm önerileri “aile ve okulda bitiyor” da, ailelerin İnternet kullanımı bile çok düşük iken çocuklarını olası risklere karşı nasıl bilgilendirecekler? Ailelerin genel önlemi “çocuğum İnternet başında çok durma”, “aman öyle kötü sitelere girme” şeklinde olabilir belki ama “sosyal ağlarda şu bilgilerini paylaşma” ya da “spam olan mailleri şöyle ayırdedebilirsin”, “şu web sitelerini ziyaret etme” gibi biraz İnternet okuryazarlığı gerektiren durumlarda yardımcı olamıyorlar. Tabi durumlar böyle olunca devlet eliyle bir bazı kısıtlamalar geliyor ki sempozyumun en çok tartışılan unsurlarından biri yine bu konuydu. Burada sorun edilen şey “evet çocuklarımız her istedikleri siteye giremesin ama bırakın bunu biz belirleyelim, devlet değil, üstelik nelerin kısıtlandığından da bihaberiz”. Ancak bu konuda ne söylenirse söylensin yine de “Güvenli internet erişimi özgürlüğün gereği olarak her toplumda sunulmalıdır” gibi bir ifade sonuç bildirgesinde yerini aldı.

Amerika ve Avrupa’nın 24 ülkesinde ise daha çok bilinçlendirme ve kendini kontrol mekanizması geliştirme çalışmalarına ağırlık veriliyor. Örneğin “resilience” Eylül’de İngiltere’de katıldığım EU Kids konferansında en fazla duyduğum kelimeydi, yani riskler zaten kaçınılmaz; önemli olan bu risklere ve hatta bunun sonucu yaşanacak zararlara karşı direnç kazanmak ve nasıl baş edileceğini bilmek. Amerika’da okul, akademi ile bilişim ve iletişim sektörü çocukları bilinçlendirmek amacıyla bir çok teşebbüste bulunuyor. Benzer şekilde Avrupa komisyonu da birkaç hafta önce tüm bilişim ve iletişim sektörüne yönelik bir deklarasyon yayınladı ve onlardan,

• Basit ve kapsamlı raporlama araçları

• Yaşa göre gizlilik ayarları

• Kapsamlı içerik sınıflaması yapma

• Aileler için kolay kullanılabilir kontrol araçlar

• Çocukları istismar eden içeriklerin etkin şekilde yok edilmesi

konularını ajandalarına eklemeleri talebinde bulundu (Tabi bu kısa sürede ne kadar uygulanabilir bilmiyoruz). Türkiye’nin henüz üye olmadığı InSafe hareketi ise yine Avrupa Birliği komisyonunun desteklediği bir proje olup, üye ülkelerde farkındalık merkezleri kuruyor. Bir de InHope var, bu da ülkelerde birer ihbar hattı kurmayı amaçlamış, Türkiye’de de zararlı olduğu düşünülen web sitelerini ihbar etmek için bir hat bulunuyor (http://www.ihbarweb.org.tr/). Bunun dışında çocuklar, aileler ve eğitimciler için bazı web siteleri var ancak pek tanıtımlarını göremiyoruz yani henüz ailelere ulaşılabilmiş değil. Ayrıca, aynı oturumda bizim sunumumuzdan sonra sözü alan yanımda InSafe Proje Yöntecisi Janice Richardson Türkiye’nin “Güvenli İnternet Günü” etkinliklerini son derece beğendiğinden bahsetti.

Oturum bitip fuayeye çıkınca bir MEB yetkilisi sessizce yanıma geldi ve “Türkan Hanım, Türkiye’de bilinçlendirme yapılmıyor diyorsunuz ama bizim yaptıklarımızı görmemişsiniz” dedi. Okulweb üzerinden çocukları bilinçlendirme amaçlı bilgiler koyulduğunu, ve çocukların İnternet güvenliği ile ilgili afişler geliştirdikleri söyledi. Ancak meb ile ilgili web sitelerini incelediğimde afişlerin 2007 yılında geliştirilmiş olduğunu gördüm. Dolayısı ile bir sürdürülebilirlik problemi var, ya da yapılan şeyler yeterince üzerinde durulmadığından gözden kaçıyor. Mevcut bilgilendirici bir kaç web sitesinden çoğumuzun haberi yok, değil ki öğrencilerin ailelerin haberi olsun. Şu anda MEB web sitesinde İnternet güvenliği ile ilgili ulaşılabilir olan tek şey, güvenli internet paketi reklamları. Bunun dışında bazı akademisyenlerin kendi projeleri çerçevesinde bazı internet güvenliği seminerleri verdiğini biliyoruz. Yani çabalar bireysel ve kısıtlı şekilde yapılıyor. Medya okuryazarlılığının bir devlet politikası olması gerekiyor, aksi halde bir sonraki nesil İnternet’te her gördüğüne – duyduğuna inanan, eleştirel bakamayan, İnternet yüzünden gerçek sosyal yaşamı zedelenen bireylerden oluşabilir.

BalkondanDeniz

Yeni bir tebdil-i mekan

Önceki yazıda hiç belirtmedim ama işler kesinleştiği için artık bahsedilebilir. Bir süredir Atatürk Üniversitesi’ne geçiş işlemlerim sürüyordu, tabi ki prosedürler formalitelerle nihayet sonuçlanmak üzere. Mersindeki ılık ve sakin geçen iki aydan sonra, şimdi çok yoğun bir dönem beni bekliyor, bundan sonra yazacak daha çok şey olacak. Şu kısacık zamanda, gideceğim ihtimali yüzünden kendimi bu sevimli şehre alıştırmamaya çalıştım, ama her sabah kahvaltı ederken evin penceresinden izlediğim şu alttaki manzarayı en çok özleyeceğim şeyler listesinde ilk sıraya koyuyorum.

Go to Top