Eh artık “Erzurum’a alıştın mı” ya da “beğendin mi buraları” cümleleri çok daha nadir sorulurken bir izlenim yazısı yazmak gerekliydi (Ben bu yazıya başladığımda, yani yaklaşık iki ay önce, bu soru çok sık soruluyordu tabi). Sahi bir şehre alışmak ne demektir bileniniz var mı, yani şehrin sakinliğine alışmak ya da insanların artık size bir yabancıymış gibi garip garip bakmaması mı? Yoksa ilk günler uyandığınızda içinize çöken umutsuzluk duygusunun artık hayatın hengâmesine karışıp tamamen unutulması mı? Eğer bunlar ise (şu garip garip bakma meselesine bir dönmek lazım aslında ama), evet sanırım bu şehre alıştım sayılır.

İnsan kendisine dair beklentileri dışındaki beklentilerini çöpe atmadan yola çıktığında mutsuz olur bence, hele hele başkalarının sözleri ile oluşmuş beklentiler, onları zihnin bir köşesinde bile barındırmamak gerek (Ki bu benim mutluluk formülüm). Buraya gelmeden önce çok şey okudum Erzurum hakkında, internet sözlüklerini, yerel gazeteleri, seyahat yorumlarını, Erzurum’da yaşayan insanların bloglarını, yüzlerce olumlu ve olumsuz şey. Tarihi dokunun yok olması, sabırsız ve toleranssız esnaf, düşen yolcuya rağmen gaza basıp giden şoförler, aşırı (ötesi) muhafazakarlık, yarım kalmış ucube halinde duran projeler,  soğuk insanlar, dayanılmaz soğuklar… vs. İyi şeylerin üzerinde çok durmadım ama okuduğum her olumsuz şeye ” ne kadar kötü olabilir ki” diyerek empati kurmaya çalıştım, kendimi en kötüsüne hazırladım, ve belki bu yüzden şimdiye kadar  bir olumsuzluk yaşadımsa da bunu hep yaşıyormuş gibi algıladım ve bazen farketmedim bile.

Erzurum’un otobüs şoförleriyle bir alıp veremediğinin olduğunu biliyordum, ama ben otobüs yolculuklarımda yeryüzünün en “nezaketsiz” şoförlerinin “hadi hadi, çık basamaktan, biraz acele, sallanmayalım, kapıya yanaşalım, yetersiz bakiyeee” sözlerinden bir rap şarkısı besteledim bile. Ankara’nın nezaketli (!) dolmuş şoförlerinden sonra, hiç yabancı gelmediler ama Amerika’da “bu gün nasılsınız” diyecek kadar zaman bulan, ilk durakta kalkış saatini beklerken kitap okuyan bazıları benden daha genç kızlar bazılarının ise emekli kadın ve erkekler olduğu şoförleri anımsadım her yolculuğumda. Eğer büyükşehir belediyesi bu şehre gerçekten büyük bir şey yapmak istiyorsa önce şu ulaşımı ve şoförlerin yolcu düşmanı hallerini düzeltmeli. Nihayet, Ankara’da bırakmak durumunda kaldığım arabam yazın başında buraya getirildi de şimdilik rap şarkısı yazmıyorum.

Geldiğimden bu yana “Erzurum bana soğuk yüzünü göstermedi” deyip duruyorum ancak Mayıs ayında kar ve Temmuz ayında kar birikintilerini aratmayacak ölçüde dolu yağışları yaşadık (Ne hoş! Ara sıra ana haber bültenlerine konu oluyoruz böylece :) ).

Yine de yazı neredeyse hiç terlemeden geçirmek ve sıcağın verdiği uyuşukluğu yaşamamak büyük keyif! Buraya Mart sonunda geldiğimde, karlar şehirde erimişti ama neredeyse Mayıs ortasına kadar şehirdeki grilik gitmedi, ağaçlar yeşermedi, otlar görünmedi. Soğuk kışın şehirdeki tüm bitki örtüsünü yok ettiğinden şüphelenmeye başlamışken nihayet Mayıs ortasından sonra yeşillik fışkırdı. Bir de bulamayacağımı sandığım birçok bitkiyi de bulunca çok mutlu oldum. (Akademisyen olmasam kesinlikle otlarla ilgili bir şeyler yapardım). Hele aldığımız hobi bahçelerini dikerken burada biberden başka bir şey yetişmez diyen komşularımıza inat tüm yeşillikler, fasulye, kabak, salatalık, domates de güzelce yetişince mutluluğum katlandı.

Şu vahim kış meselesi

Bana burada ne kadar vahim bir kış geçireceğimi hatırlatan herkese Amerika’nın en soğuk yerinde hayatımın en güzel bir yılını geçirdiğimi söyleyip duruyorum. Iowa yaşantım onca soğuğa ve evden eve taşınma sıkıntılarına rağmen benim hayatım boyunca geçirdiğim en güzel bir yıl olarak hatırlayacağım bir yer mesela (Elma ile armut karşılaştırması oldu belki ama mesele şu soğuklar olunca yine kendimi alıştırmak adına “ne kadar kötü olabilir ki” diye telkin ediyorum). Oysa hatırlıyorum da Iowa’ya gitmeden önce bir arkadaşım burası dehşet soğuk orada bulabildiğin yün olan ne varsa getir üst üste giy demişti. Öylesine endişelenmiştim ki uçaktan iner inmez bir buz kalıbına dönüşeceğimi hayal eder olmuştum. Des Moines havaalanına indiğimde ise endişelerimden eser kalmadı, çünkü insanın üstesinden gelemeyeceği bir soğuk değildi. Üstelik ben yine de gurbet ellerde hasta olmayayım diye üst üste giyinirken insanları sabo terliklerle dolaşır halde görmüştüm. Beni şaşırtan diğer bir unsur insanların “soğuk da soğuk” diye bir şikâyette bulunmuyor olmaları idi, ama cümle sonlarına “stay warm” (sıcak kal) dilekleri ekliyorlardı. İnsanların bu yaşadıkları ortamla ilgili olumsuz cümleler kurmamaları beni gerçekten etkiledi, eğer soğuk ise bunun da keyfi çıkarılabilir. Mart sonunda, ilk geldiğim günlerde karların biraz eridiği kısımlarda piknik yapan insanlar gördüm Erzurum’da da. Semaver ve limonlu çay kültürüne hemen alıştım. Şimdi en favori mekânım kocaman bir söğüt ağacının altında odun ateşinde yapılan çayları limonla yudumlamak her ne kadar servisi çok yavaş olsa da.

Yarım kalmış projeler şehri

Erzurum’un Selçuklular ve öncesine dayanan tarihinden ise zar zor ayakta kalmaya çalışan kalıntılar var. Hele o canım eski Erzurum evleri bir döküntü halinde sonunu bekliyor. Oysa eski evleri, güzel binaları ile ne kadar da hoş bir tarihi şehir olabilir. Şu anda bir kaç çalışma var tarihi mekânları korumak adına. Çifte minareyi göremedim, uzunca bir zaman da göremeyeceğim sanırım, zira üstündeki tabelada tadilatın bitiş tarihi 2015! Zaten Erzurum benim gözümde “yarım kalmış projeler şehri” olmak üzere. Kocaman araziler üzerinde devasa inşaat başlangıçları var nice yerde, ama otlarla kaplılar!

Ha bu arada bu kadar dağlarla kaplı olunca etrafı, sanmayın ki tümseklerle dolu bir şehir, bilakis dümdüz. Ankara’nın yokuşlarından sonra o kadar iyi geldi ki artık araba ile yokuşta kırmızı ışığa yakalanma korkusu duymadan gidiyor olmaktan mutluyum.

Üniversitem

Ne yazık ki henüz tam anlamıyla kurumsallıktan söz edemiyorum, çünkü bir işin yapılması için illaki kişisel yakınlıklar çok önemli, bazen en ufak iş için bile. Bunun dışında üniversitenin gerçek bir aile olduğunu söyleyebilirim. Hemen hemen tüm öğretim üyelerinin aynı mekandaki lojmanlarda kalıyor olması belki bunun bir nedeni, zira hobi bahçesindeki tüm komşularımın (hangi bölümden olursa olsun) birbirlerini çok iyi tanıyor olmalarına şaşırdım. 1300 öğretim üyesi var ama herkes birbirini iyi tanıyor. Bir de alışık olmadığım bir şey var ama giderek buna da alışıyorum. Bu nedenle de en başta “garip bir davranış gösterdiysem özür dilerim” diyorum fakültedeki arkadaşlara. Zira ben ODTÜ’deki 8 yılım boyunca hiçbir hocayı bir başka hocanın odasında “bir çay içmek için” oturur halde görmedim. Burada ise bir kültür bu, -bu çay kültürü de ayrı bir hikaye olur-, kapının önünden geçiverirken “bir çayını içmek için geldim” diyor. Bir de Alman usülü ödeme henüz duyulmuş şey değil burada! Hele bir de terfi kutlamaları var ki kırk gün kırk gece sürüyor. Ben sadece çikolata ikram ettim gelenlere çünkü henüz çikolata, şeker, börek, bin bir çeşit çerez, baklava, her türlü içecekten oluşan bir terfi kutlaması görmemiştim.

Bazı ofislerde semaver var,  ama genellikle çayı da çaycımızdan istiyoruz. ODTÜ’de ise sürekli temizliğinden şikayetçi olduğumuz bir mutfağımız vardı, görevli çayı yapardı ama bizler gider alırdık, bulaşıklarımızı da kendimiz yıkardık. Doğrusu bir mutfağın varlığını özledim çünkü kendi çayımı (hatta çaylarımı çünkü günde en az 3 farklı çeşit çay içerim) yapmak istiyorum.

İnsanlar

Bir şair olan ev arkadaşıma “Amerikalı mısın” anlamında “buralı mısın” diye sorduğumda “hayır, Chicagolu’yum” dediğinde başka bir ülkede olduğumun farkına varmıştım öyle ya Türkiye’liyim diye bir cevap vermeyiz biz de ama Erzurum’dakiler mikromilliyetçiliği biraz abartmış durumda. Buralı mısın sorusu illa ki bir ilçe adıyla cevaplanıyor. Herkesin, bir diğerinin  ilçesini köyünü bildiği, buna göre gruplaştığı bir başka şehrimiz var mı bilmiyorum ya da ben gerçekten ülkemi tanımıyorum. Yıllardır beni de resmileştiren Ankara’da herkesin bir başka şehirli olmasına alışık olmaktan olsa gerek, birilerinin köy köy kendini ayrıştıması doğrusu bana garip geldi. Benim gibi “şu şehirli bu şehirli” diye başlayan sohbetlerden zerre kadar hazzetmeyen bir insan için biraz aşırı doz oldu ama alışıyorum (Alışmasam daha iyi olacak gerçi). Bir de şehrin ünlü muhafazakârlığı var. Ama söylenen o ki Universiade’den önce bu daha fazlaymış. Ben herhangi bir sıkıntı yaşamadım, ya da şehrin standartlarına uymasa da muhafazakâr sayılabilecek yapımdan dolayı olan biten bana garip görünmedi (farklı görünmedi demiyorum). Bir Erzurumlu bile bazen “burada ne işin var Ankara’dan sonra” diyor bazen, bazıları burada kalıp kalmayacağımı soruyor,  çünkü onlara göre bile burada bir Erzurumlu’dan başkası yaşamak istemez.  Ama benim cevabım şu oluyor: Bir yeri güzelleştiren insanlardır. Şimdiye kadar hem iş hem yaşam çevremde harika insanlarla karşılaştım. Bence bu paha biçilemez neden!