Posts tagged fatih projesi

2012-05-23 17.36.07

f@Tih Pilot Çalışma Değerlendirmeleri

Aslına bakarsanız şu anda raporu ile uğraşmaktayım, ama yazmak için ancak fırsat bulabildim veri toplama ziyaretimizi. Erzurum, Rize, Erzincan ve Bingöl’ü kapsayan F@Tih projesi pilot çalışma değerlendirme çalışmasını tamamlamıştık. Nisanda anket çalışmasını yaptığımız okullara Mayısın son iki haftasında bu kez gözlem ve görüşmeler yapmak için gittik.

Gözlemler

“Etkileşimli tahta mükemmel ama tabletler için daha çok çalışmak lazım”

Proje değerlendirme sürecinin temel sonucu bu şekilde özetlenebilir hem yönetici hem de öğretmen perspektifinden ve hatta öğrenci perspektifinden. Şu kadarını söyleyebilirim ki projeyi yakından tanımadan önce beklentilerim (proje hakkında bir türlü tam bilgi edinememekten kaynaklı) biraz olumsuz yöndeydi, ama şimdi daha olumlu bakabiliyorum.  Pek çok ayrıntısını raporumuzda belirttiğimiz projede elbette pek çok sorun ve de pek çok memnuniyet belirten görüş var. Özellikle teknik konularda çok sıkıntı yaşanmasına rağmen öğretmenlerin hiç birinin bu teknolojileri  gereksiz görüşünde olmadığını ve zamanla proje oturduğunda herşeyin mükemmel olacağı görüşünde olduklarını söyleyebilirim rahatlıkla. Tabi ki pilot çalışmada gösterilen sorunlara hızla çözüm bulmadaki sürekliliğin sağlanması şartıyla!

Proje sürecinde yöneticilerin anlattığı kadarıyla inanılmaz yoğun bir dönem geçirdiklerini özellikle altyapı çalışmaları için iki üç ay gecelediklerini öğrendik, yine proje ile her okul için belirlenen formatör öğretmenler (atanan demiyorum zira formatör öğretmenlerin çoğunun branşı bilgisayar dışında bir branş olup ek olarak formatörlük verilmiş) sürekli olarak proje ile ilgili yaşanan teknik sorunlarla başetmek durumunda kalmış. Üstelik formatör öğretmenler projedeki rollerinin ne olduğu da tam olarak açıklanmamış. Bir de hizmet içi eğitimler projeye yönelik değil genel konular olmuş, öğretmenler kendi bilgi ve deneyimleri ile proje ile gelen teknolojileri kullanıyorlar.

İnternet kısıtlılıkları malesef yine çok duyduğumuz bir sıkıntılardan biriydi, yani çocukların eline son model tableti verip onu bir e-kitaptan daha farklı kullanamamak çok anlamsız geliyor öğrenci ve öğretmenlere. Öte yandan etkileşimli tahta çok beğeni görmüş durumda, öğretmenlerden bazıları “şimdiye kadar tahta ile kalemle boşuna boğuşup durmuşuz” diye hayıflanıyor. Daha önceden kurulan BT sınıflarının başarısızlığı hiç bir içeriğin olmaması ve sınıf ortamının dışında bağımsız bir mekan olmasıydı diye düşünülebilir sanırım. Şimdi sınıfta duran teknolojiyi bu kadar çok görsel, işitsel kaynak varken öğretmenin kullanmaması imkansız gibi. Hele sınıfta varolan teknolojiyi bir öğretmenin kullanıp diğerinin kullanmaması öğrencilerin de dikkatini çekip, öğrenciler de talep edince mecburen kullanma ihtiyacı hissediyor öğretmenler. Üstelik gözlemlerim “ileri yaşlardaki öğretmenler”in teknolojiden uzak durduğu inancını da desteklemiyor bu kez.

Bu arada bahsetmekte yarar var, TÜBİTAK f@Tih projesi için içerik ve teknolojilerin geliştirilmesine yönelik “BT01 FATİH Projesi Bilgi İletişim ve Teknolojileri Çağrı Programı”nı açıkladı.  Özellikle tahta ve tablet etkileşimini en iyi şekilde sağlayacak teknolojilere çok ihtiyaç var.

 

Şehirler

Veri toplarken şehirleri gezmek için çok zaman kalmadı belki ama yine de günlerin de uzun olmasının verdiği imkanla kısa turlar atabildik şehirlerde. Bingöl’e  yolda ışkın satan çocuklardan demet demet alıp yiyerek vardık. Bingöl küçük ve şirin, bu aralar gidip ve gördüğüm her şehir “evet ben burada da yaşayabilirim” hissi uyandırıyor bende nedense. Gittiğimiz lisenin müdür odasından geçilen kocaman balkonu görünce gayrihitiyari bu yıl çok kar yağıp yapmadığını sordum. Bir dokun bin ah işit; o balkondan kar temizlenene kadar ömürlerinden ömür gitmiş okul çalışanlarının. Bir de deprem sonrası Bingöl’ün çehresi çok değişmiş ben ilk kez gittim ancak ekipteki diğer hocalarımdan daha önce gelenler şehri daha güzel bulduklarını söylediler, her tarafta devlet kurumlarında yenileme çalışmaları vardı. Ülkemde depremler şehirler için dönüm noktası oluyor galiba, bunun en önemli örneklerinden birini bizzat yaşadığım İzmit depremi ve sonrasında gördüm, İzmit’ten tam da depremin olduğu yıl üniversiteyi kazanıp ayrılmıştım, o günden bu güne her gidişimde başka bir güzel görünüyor bana, yeni ve şık binalar, çevre düzenlemeleri, yeşillendirme çalışmaları… Deprem eli değen  (maalesef) Erzincan da düz ve geniş sokakları, az katlı binaları ile çok hoşuma gitti.  Bir de tulum peyniri almak lazım Erzincan’dan, kaşık kaşık gidiyor evde :)

Proje için bir başka durağımız Rize’ydi. Ovit Dağı’ndan (nihayet) geçmenin mutluluğu ile, çırpınarak akan nehirler ve yemyeşil vadilerden sonra vardığımız Rize’de dönerek dolanarak tüm şehri gören yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş olan konaklama yerimizi bulduk. Bana nedense Umberto Eco’nun Gülün Adı romanındaki (ki benim en sevdiğim romanlardan biridir)  o ıssız tepenin üzerine kurulmuş manastır hissini verdi ama şükür ki romandaki gibi korku veren türden değildi :). Gidip biraz tanıdık ot varsa toplarız (ben o niyetteydim en azından:)) diyerek dik yamaçlarında bir gezintiye çıkmışken birden kendimizi bir çay bahçesinde bulduk (zaten her yer çay bahçesi), sanıyorum ki 75 derece eğimli bahçede can havliyle tırmanırken seslendi çay toplayan şirin bir ailenin babası “hele uşağum needeyisinuz orda” biz de komedi filmlerine şayan bir şekilde “öylesine geziyorduk” deyince “e gelin pi çay kesun bakayim” dedi.  Biz de zaten dünden razı halde giriştik çay toplamaya. Çay toplamanın hakkını verdiğimizi iddia edebilirim rahatlıkla, evin babaannesi “hele bak sen şu Antepli’ye” dedikçe daha da bir şevke geldim sanırım :)

DSC00719

İnet-tr Güzel İzmir’deydi

İzmir’in insanı karşılaması biraz soğuk; gri binalar, yığılmış atıklar, derme çatma evler Havalimanı -Basmane garı arasında… Alsancak – Konak civarındaki  düzenlemeler de olmasa İzmir’in herhangi bir Anadolu şehrinden farklı olmadığını düşünecektim. Diğer iki çalışma arkadaşımla beraber ılık ve yumuşak İzmir havasına ve denize hayran bir şekilde konferansın yapılacağı Atatürk Kültür Merkezi’ne ilerlerken, kültür merkezinin etrafını sarmış itfaiye ekibiyle karşılaştık. Meğer sabah çatıda yangın çıkmış ve konferans katılımcıları başka bir kültür merkezine alınmış. Mustafa Akgül’ün bol istatistikli açılış konuşması ve Nabi Avcı’nın anektodlarından sonra Ege Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde devam ettik. Ege Üniversitesi’ne geçiş nedeniyle de program biraz aksadı.

Fatih projesinin “durumu” ve “nasıl olması gerektiği”ne dair ilk panelde her zamanki gibi “nasıl olması gerektiği” pek tartışılmadı, özellikle MEB’den Tunay Alkan’ın sunumunda herkesin merakla cevabını beklediği “Fatih projesi nedir, altyapısı nedir, neler planlandı, nasıl entegre edilecek” sorularının cevaplarından çok uzak bir şekilde, sadece neden Fatih projesine neden ihtiyaç var sorusu cevaplandı. Panele zaten Gazi Üniversitesi BÖTE’den Selçuk Özdemir’in zehir zemberek eleştirileri damgayı vurdu, deyim yerindeyse hepimiz şaşkınlıktan sus pus olduk. “Öncelikle belirtmeliyim ki, Fatih projesinin hiç bir zaman hayata geçeceğini düşünmüyorum” diyerek sözlerine başlayan Selçuk hoca sanırım biraz da eski deneyimlerinden kaynaklanan özgüvenle Fatih projesinin neden hayata geçirilemeyeceğini eski projelerin başarısızlıkları, öğretmenlerin hazır olmaması, sürdürülebilirlik sorunları ve genellikle akademik camianın sadece göstermelik olarak fikirlerinin alınması ile açıkladı. Genel olarak projenin hayata geçirilmesi konusunda soru soran öğrenci, öğretmen ve diğer akademisyenler arasında da ümitsizlik vardı, alışageldikleri sistemde böylesine büyük bir teknolojik entegrasyonun mümkün olamayacağı kanaatini yansıttılar tüm soruları ile. Aslında Fatih projesinin bir pilot çalışması niteliğindeki tüm okulların bilgisayar ve internetle donatılması projesinin ne kadar işe yaradığı analiz edilmeden yapılacak böylesine büyük bir yatırımın da atıl kalabileceği büyük bir ihtimal.. Yine umutsuz düşünmek istemiyorum, Tunay Alkan’ın da vurguladığı gibi onları kıyasıya eleştirirken, “MEB’in önerdiği projeleri etkin şekilde kullanması gereken öğretmenleri yetiştiren akademisyenler nerede?” sorusunu da cevaplamak gerek bütün sorularla birlikte (ama başka bir yazıda).  Aslında pek çok soru soruldu, her nedense sorular sorulduğu anda cevaplamaya izin vermedi oturum başkanı. Sunumların hemen ardından sorulara izin verimediğinden ve sunumlar bittiğinde de artık çok geç olduğundan, uçağa yetişmesi gereken MEB temsilcisi soruları cevaplamadan salondan ayrıldı, daha doğrusu hiç bir soru cevaplanmadı (çünkü soruların hemen hepsi Tunay Alkan’a sorulmuştu).

İkinci gün zaten dönmek de zorunda olduğumuzdan kendi sunumumuzun oturumu dışında sadece bir tanesinin bir kısmına girebildik. Çocukların çevrimiçi güvenliği konulu sunumuza İzmir İtalyan Lisesinden bir sınıf öğrenci de katıldı. Ancak akademik bir dille yapılan sunumların onları biraz (belki de fazlaca) yorduğunu kabul etmek gerek. Zaten sunumların hemen hepsi büyüklere, ailelere ve öğretmenlere hitaben öneriler içeriyordu, mecburen öneriler kısmında öğrenciler için de bazı öneriler getirmek icab etti. Sunumlar sona erdiğinde, akademik sunumlardan bunaldığını hissettiğim öğrenciler malesef bir de bazı politik atışmalara da şahit olmak durumunda kaldılar. MEB’in anket çalışmaları için araştırmacılara gereken izni vermemesi eleştirisine karşılık MEB’den bir yetkilinin karşı çıkması,  eski Uşak milletvekili olduğunu öğrendiğimiz (bütün milletvekillerimiz akademisyen galiba :))Osman Coşkunoğlu’nun zamanında çocukların internet güvenliği ile ilgili bir bilinçlendirme programını çalıştığı komisyona önerdiğini buna karşılık bilinçlendirme programlarının çok zaman alacağı öne sürülerekkısa süreli ama sürdürülmesi mümkün olmayan çözümler üretildiğini, savunduğu önerdiğinde  destek göremediğini söylemesi ve yine MEB’i eleştirmesi, ve sonrasında çıkan ikili tartışmalar sanıyorum öğrencileri oldukça şaşırttı. Bir öğretmenin Avrupa ile Türkiye çocuklarının verilerini karşılaştırmamızın ne kadar doğru olduğunu sorması sunumumuzla ilgili tek soruydu ancak İnternet kullanım yüzdelerinin az olmasını, Türkiye’deki çocukların sayısının çok fazla olması ya da bazı kaynaklardan yoksun olmaları ile açıklayabilesek de farklı imkanlara sahip çocuklar arasında bu tür bir karşılaştırma yapmamızda bir sorun yoktu diye düşünüyorum.  Sunumlarda genellikle metoda yönelik eleştiriler oldu (oluyor) çünkü metod eleştirilebilecek en somut nokta. Oysa sonuçlar ve bu sonuçları nasıl açıklayabiliriz,  buna binaen ne yapılabilir, ya da bu konu ile ilgili çalışmak isteyenler neler yapabilir, başka hangi konulara değinilebilir… gibi daha yapıcı sorularla güzel tartışmalar yapabiliriz ama çoğu kez bu mümkün olmuyor.

Konferansta son olarak da medya okuryazarlığı ile ilgili çok güzel bir oturuma katıldıktan sonra ayrılmak durumunda kaldık.  Yine medya okuryazarlığı konularında katılabilecek başka bir çok güzel oturumlar vardı ancak nedense bir çok konferansta olduğu gibi kendi sunumlarımız bitince dönme ihtiyacı duyduk diğer iki arkadaşımla beraber. Son olarak belirtmek gerekir ki, Ege Üniversitesi öğrencileri gerçekten güzel iş çıkardılar, konuklara büyük bir özveri ve güleryüzle yardımcı oldular ve arasıra çıkan aksaklıkları büyük bir hızla çözdüler. Üniversite öğrencilerinin bu tür organizasyonlarda deneyim kazanmasına gıpta ediyorum, ayrıca bu etkinliğe iştirak edip onların önlerini açan hocalarını da tebrik etmek gerekir.

Go to Top