İzmir’in insanı karşılaması biraz soğuk; gri binalar, yığılmış atıklar, derme çatma evler Havalimanı -Basmane garı arasında… Alsancak – Konak civarındaki  düzenlemeler de olmasa İzmir’in herhangi bir Anadolu şehrinden farklı olmadığını düşünecektim. Diğer iki çalışma arkadaşımla beraber ılık ve yumuşak İzmir havasına ve denize hayran bir şekilde konferansın yapılacağı Atatürk Kültür Merkezi’ne ilerlerken, kültür merkezinin etrafını sarmış itfaiye ekibiyle karşılaştık. Meğer sabah çatıda yangın çıkmış ve konferans katılımcıları başka bir kültür merkezine alınmış. Mustafa Akgül’ün bol istatistikli açılış konuşması ve Nabi Avcı’nın anektodlarından sonra Ege Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde devam ettik. Ege Üniversitesi’ne geçiş nedeniyle de program biraz aksadı.

Fatih projesinin “durumu” ve “nasıl olması gerektiği”ne dair ilk panelde her zamanki gibi “nasıl olması gerektiği” pek tartışılmadı, özellikle MEB’den Tunay Alkan’ın sunumunda herkesin merakla cevabını beklediği “Fatih projesi nedir, altyapısı nedir, neler planlandı, nasıl entegre edilecek” sorularının cevaplarından çok uzak bir şekilde, sadece neden Fatih projesine neden ihtiyaç var sorusu cevaplandı. Panele zaten Gazi Üniversitesi BÖTE’den Selçuk Özdemir’in zehir zemberek eleştirileri damgayı vurdu, deyim yerindeyse hepimiz şaşkınlıktan sus pus olduk. “Öncelikle belirtmeliyim ki, Fatih projesinin hiç bir zaman hayata geçeceğini düşünmüyorum” diyerek sözlerine başlayan Selçuk hoca sanırım biraz da eski deneyimlerinden kaynaklanan özgüvenle Fatih projesinin neden hayata geçirilemeyeceğini eski projelerin başarısızlıkları, öğretmenlerin hazır olmaması, sürdürülebilirlik sorunları ve genellikle akademik camianın sadece göstermelik olarak fikirlerinin alınması ile açıkladı. Genel olarak projenin hayata geçirilmesi konusunda soru soran öğrenci, öğretmen ve diğer akademisyenler arasında da ümitsizlik vardı, alışageldikleri sistemde böylesine büyük bir teknolojik entegrasyonun mümkün olamayacağı kanaatini yansıttılar tüm soruları ile. Aslında Fatih projesinin bir pilot çalışması niteliğindeki tüm okulların bilgisayar ve internetle donatılması projesinin ne kadar işe yaradığı analiz edilmeden yapılacak böylesine büyük bir yatırımın da atıl kalabileceği büyük bir ihtimal.. Yine umutsuz düşünmek istemiyorum, Tunay Alkan’ın da vurguladığı gibi onları kıyasıya eleştirirken, “MEB’in önerdiği projeleri etkin şekilde kullanması gereken öğretmenleri yetiştiren akademisyenler nerede?” sorusunu da cevaplamak gerek bütün sorularla birlikte (ama başka bir yazıda).  Aslında pek çok soru soruldu, her nedense sorular sorulduğu anda cevaplamaya izin vermedi oturum başkanı. Sunumların hemen ardından sorulara izin verimediğinden ve sunumlar bittiğinde de artık çok geç olduğundan, uçağa yetişmesi gereken MEB temsilcisi soruları cevaplamadan salondan ayrıldı, daha doğrusu hiç bir soru cevaplanmadı (çünkü soruların hemen hepsi Tunay Alkan’a sorulmuştu).

İkinci gün zaten dönmek de zorunda olduğumuzdan kendi sunumumuzun oturumu dışında sadece bir tanesinin bir kısmına girebildik. Çocukların çevrimiçi güvenliği konulu sunumuza İzmir İtalyan Lisesinden bir sınıf öğrenci de katıldı. Ancak akademik bir dille yapılan sunumların onları biraz (belki de fazlaca) yorduğunu kabul etmek gerek. Zaten sunumların hemen hepsi büyüklere, ailelere ve öğretmenlere hitaben öneriler içeriyordu, mecburen öneriler kısmında öğrenciler için de bazı öneriler getirmek icab etti. Sunumlar sona erdiğinde, akademik sunumlardan bunaldığını hissettiğim öğrenciler malesef bir de bazı politik atışmalara da şahit olmak durumunda kaldılar. MEB’in anket çalışmaları için araştırmacılara gereken izni vermemesi eleştirisine karşılık MEB’den bir yetkilinin karşı çıkması,  eski Uşak milletvekili olduğunu öğrendiğimiz (bütün milletvekillerimiz akademisyen galiba :))Osman Coşkunoğlu’nun zamanında çocukların internet güvenliği ile ilgili bir bilinçlendirme programını çalıştığı komisyona önerdiğini buna karşılık bilinçlendirme programlarının çok zaman alacağı öne sürülerekkısa süreli ama sürdürülmesi mümkün olmayan çözümler üretildiğini, savunduğu önerdiğinde  destek göremediğini söylemesi ve yine MEB’i eleştirmesi, ve sonrasında çıkan ikili tartışmalar sanıyorum öğrencileri oldukça şaşırttı. Bir öğretmenin Avrupa ile Türkiye çocuklarının verilerini karşılaştırmamızın ne kadar doğru olduğunu sorması sunumumuzla ilgili tek soruydu ancak İnternet kullanım yüzdelerinin az olmasını, Türkiye’deki çocukların sayısının çok fazla olması ya da bazı kaynaklardan yoksun olmaları ile açıklayabilesek de farklı imkanlara sahip çocuklar arasında bu tür bir karşılaştırma yapmamızda bir sorun yoktu diye düşünüyorum.  Sunumlarda genellikle metoda yönelik eleştiriler oldu (oluyor) çünkü metod eleştirilebilecek en somut nokta. Oysa sonuçlar ve bu sonuçları nasıl açıklayabiliriz,  buna binaen ne yapılabilir, ya da bu konu ile ilgili çalışmak isteyenler neler yapabilir, başka hangi konulara değinilebilir… gibi daha yapıcı sorularla güzel tartışmalar yapabiliriz ama çoğu kez bu mümkün olmuyor.

Konferansta son olarak da medya okuryazarlığı ile ilgili çok güzel bir oturuma katıldıktan sonra ayrılmak durumunda kaldık.  Yine medya okuryazarlığı konularında katılabilecek başka bir çok güzel oturumlar vardı ancak nedense bir çok konferansta olduğu gibi kendi sunumlarımız bitince dönme ihtiyacı duyduk diğer iki arkadaşımla beraber. Son olarak belirtmek gerekir ki, Ege Üniversitesi öğrencileri gerçekten güzel iş çıkardılar, konuklara büyük bir özveri ve güleryüzle yardımcı oldular ve arasıra çıkan aksaklıkları büyük bir hızla çözdüler. Üniversite öğrencilerinin bu tür organizasyonlarda deneyim kazanmasına gıpta ediyorum, ayrıca bu etkinliğe iştirak edip onların önlerini açan hocalarını da tebrik etmek gerekir.