Ankara’yı ve ODTÜ’yü çook özlemişim… Ama o trafik de neydi öyle, Çukurambar’dan Mariott Otel’e giden 1.5 km’lik yolu yarım saatte aldık sabahın 8:30’unda. Organizatörler Emniyet birimleri olunca. 4. Uluslararası Risk Altında ve Korunması Gereken Çocuklar Sempozyumu’a katılım da hayli yüksekti. İlköğretim öğrencilerinin hazırladığı İnternet güvenliğine dair afişlerin donattığı fuayeye sığmak pek mümkün olmadı doğrusu. Katılımcıların büyük çoğunluğunun emniyet mensubu olduğu sempozyumda iki temel konu çerçevesinde sunumlar yapıldı. Emniyet birimlerinden yapılan sunumlarda çocukların çok ciddi şekilde maruz kaldığı çocuk istismarı, kaçırılması, ya da dolandırıcılık gibi emniyet birimlerinin birebir takip ettiği sorunlara ilişkin konular da ele alındı. Diğer bir konu ise daha çok eğitim ve psikoloji uzmanlarının üzerinde durduğu siberzorbalık, internet bağımlılığı, sosyal ağlarda güvenlik sorunlarını kapsayan sorunlardı. İlk oturumda hep psikologlar olduğundan konular genellikle İnternet bağımlılığına yönelikti ve bu oturumda “eyvah bu İnternet’le nasıl baş edeceğiz” tedirginliği oluşturan bir hava vardı . Özellikle Prof. Dr. Bengi Semerci’nin bir çocuk tarafından kendisine gönderilen bizimle paylaştığı bir e-maili ve hele Prof. Dr. Nevzat Tarhan İnternet’i evin yeni reisi olarak adlandırdığı karamsar tabloyu gören veliler çocukları İnternet’te uzun zaman geçiriyorsa muhtemelen soluğu psikologlarda almışlardır.

İkinci gün sabah oturumundaki sunumumuzda öncelikle sosyal ağlarda Türkiye, Avrupa (24 ülke) ve Amerika’daki çocukların davranışlarına ve ülkelerin İnternet risklerine karşı aldığı önlemlere odaklandık. EU Kids projesinde ortaya çıkan sonuçlara bakılınca çok da korkacak bir şey yok gibi geliyor, siber zorbalık oranı Türkiye’de %3ler seviyesinde, pornografik görüntü gördüğünü söyleyen çocuklar %15’i geçmiyor, hele İnternet’te yaşadığı bir sorun nedeniyle rahatsız olan çocuk sayısı çok çok daha az. Gerçi araştırmaların sonuçları da birbirinden çok farklılık gösterebiliyor. Başka bir sunumda çocuklarda siberzorbalık oranının %48 olduğunu gördüm. İster istemez dinleyicilerin kafası karışabiliyor ve bazı eleştiriler geliyor bu farklı rakamlara, fakat sorunun şekli ve örneklem de önemli. Bizim çalışmamızda soru şeklimiz çocuğun İnternet üzerinden kırıcı ve kötü bir davranışa uğrayıp uğramadığı gibi tek bir soru idi. Oysa siber zorbalık pek çok şekilde yapılıyor örneğin bir başkasının resmini izni olmadan yayınlamak, istemediği bir bilgiyi paylaşmak gibi, internet üzerinden hakaret etmek, aşağılamak, tehdit edici ifadeler kullanmak, görmek istemediği türden bilgi ve resimleri göndermek gibi. Pek çok çocuğun bunlardan herhangi birini yaşamış olabileceği düşünüldüğünde toplam sayının yüksek olması normal. Bir de küçük çocuklarda sosyal ağ kullanımı çok fazla, özel bilgi paylaşımı da. Bunun bir çok risk getirisi olabilir belki ama bunun kötü sonuçlarını yaşamış olduğunu söyleyen çocuk sayısı çok fazla değil, ya da bu ortamlarda yaşadıkları sorunların farkında değiller. Paylaşılan onca durum, resim ya da özel bilgilere rağmen, Türkiye’de sosyal ağ kullanan çocukların sadece %6’sı paylaştığı bir şey nedeniyle pişman olduğunu ifade ederken Amerika’da bu oran %75’in üzerinde (Cox Araştırması, 2009).

Yaşanabilecek olası zararlara karşı her yerde çocukları çözüm önerileri “aile ve okulda bitiyor” da, ailelerin İnternet kullanımı bile çok düşük iken çocuklarını olası risklere karşı nasıl bilgilendirecekler? Ailelerin genel önlemi “çocuğum İnternet başında çok durma”, “aman öyle kötü sitelere girme” şeklinde olabilir belki ama “sosyal ağlarda şu bilgilerini paylaşma” ya da “spam olan mailleri şöyle ayırdedebilirsin”, “şu web sitelerini ziyaret etme” gibi biraz İnternet okuryazarlığı gerektiren durumlarda yardımcı olamıyorlar. Tabi durumlar böyle olunca devlet eliyle bir bazı kısıtlamalar geliyor ki sempozyumun en çok tartışılan unsurlarından biri yine bu konuydu. Burada sorun edilen şey “evet çocuklarımız her istedikleri siteye giremesin ama bırakın bunu biz belirleyelim, devlet değil, üstelik nelerin kısıtlandığından da bihaberiz”. Ancak bu konuda ne söylenirse söylensin yine de “Güvenli internet erişimi özgürlüğün gereği olarak her toplumda sunulmalıdır” gibi bir ifade sonuç bildirgesinde yerini aldı.

Amerika ve Avrupa’nın 24 ülkesinde ise daha çok bilinçlendirme ve kendini kontrol mekanizması geliştirme çalışmalarına ağırlık veriliyor. Örneğin “resilience” Eylül’de İngiltere’de katıldığım EU Kids konferansında en fazla duyduğum kelimeydi, yani riskler zaten kaçınılmaz; önemli olan bu risklere ve hatta bunun sonucu yaşanacak zararlara karşı direnç kazanmak ve nasıl baş edileceğini bilmek. Amerika’da okul, akademi ile bilişim ve iletişim sektörü çocukları bilinçlendirmek amacıyla bir çok teşebbüste bulunuyor. Benzer şekilde Avrupa komisyonu da birkaç hafta önce tüm bilişim ve iletişim sektörüne yönelik bir deklarasyon yayınladı ve onlardan,

• Basit ve kapsamlı raporlama araçları

• Yaşa göre gizlilik ayarları

• Kapsamlı içerik sınıflaması yapma

• Aileler için kolay kullanılabilir kontrol araçlar

• Çocukları istismar eden içeriklerin etkin şekilde yok edilmesi

konularını ajandalarına eklemeleri talebinde bulundu (Tabi bu kısa sürede ne kadar uygulanabilir bilmiyoruz). Türkiye’nin henüz üye olmadığı InSafe hareketi ise yine Avrupa Birliği komisyonunun desteklediği bir proje olup, üye ülkelerde farkındalık merkezleri kuruyor. Bir de InHope var, bu da ülkelerde birer ihbar hattı kurmayı amaçlamış, Türkiye’de de zararlı olduğu düşünülen web sitelerini ihbar etmek için bir hat bulunuyor (http://www.ihbarweb.org.tr/). Bunun dışında çocuklar, aileler ve eğitimciler için bazı web siteleri var ancak pek tanıtımlarını göremiyoruz yani henüz ailelere ulaşılabilmiş değil. Ayrıca, aynı oturumda bizim sunumumuzdan sonra sözü alan yanımda InSafe Proje Yöntecisi Janice Richardson Türkiye’nin “Güvenli İnternet Günü” etkinliklerini son derece beğendiğinden bahsetti.

Oturum bitip fuayeye çıkınca bir MEB yetkilisi sessizce yanıma geldi ve “Türkan Hanım, Türkiye’de bilinçlendirme yapılmıyor diyorsunuz ama bizim yaptıklarımızı görmemişsiniz” dedi. Okulweb üzerinden çocukları bilinçlendirme amaçlı bilgiler koyulduğunu, ve çocukların İnternet güvenliği ile ilgili afişler geliştirdikleri söyledi. Ancak meb ile ilgili web sitelerini incelediğimde afişlerin 2007 yılında geliştirilmiş olduğunu gördüm. Dolayısı ile bir sürdürülebilirlik problemi var, ya da yapılan şeyler yeterince üzerinde durulmadığından gözden kaçıyor. Mevcut bilgilendirici bir kaç web sitesinden çoğumuzun haberi yok, değil ki öğrencilerin ailelerin haberi olsun. Şu anda MEB web sitesinde İnternet güvenliği ile ilgili ulaşılabilir olan tek şey, güvenli internet paketi reklamları. Bunun dışında bazı akademisyenlerin kendi projeleri çerçevesinde bazı internet güvenliği seminerleri verdiğini biliyoruz. Yani çabalar bireysel ve kısıtlı şekilde yapılıyor. Medya okuryazarlılığının bir devlet politikası olması gerekiyor, aksi halde bir sonraki nesil İnternet’te her gördüğüne – duyduğuna inanan, eleştirel bakamayan, İnternet yüzünden gerçek sosyal yaşamı zedelenen bireylerden oluşabilir.