Aslına bakarsanız şu anda raporu ile uğraşmaktayım, ama yazmak için ancak fırsat bulabildim veri toplama ziyaretimizi. Erzurum, Rize, Erzincan ve Bingöl’ü kapsayan F@Tih projesi pilot çalışma değerlendirme çalışmasını tamamlamıştık. Nisanda anket çalışmasını yaptığımız okullara Mayısın son iki haftasında bu kez gözlem ve görüşmeler yapmak için gittik.

Gözlemler

“Etkileşimli tahta mükemmel ama tabletler için daha çok çalışmak lazım”

Proje değerlendirme sürecinin temel sonucu bu şekilde özetlenebilir hem yönetici hem de öğretmen perspektifinden ve hatta öğrenci perspektifinden. Şu kadarını söyleyebilirim ki projeyi yakından tanımadan önce beklentilerim (proje hakkında bir türlü tam bilgi edinememekten kaynaklı) biraz olumsuz yöndeydi, ama şimdi daha olumlu bakabiliyorum.  Pek çok ayrıntısını raporumuzda belirttiğimiz projede elbette pek çok sorun ve de pek çok memnuniyet belirten görüş var. Özellikle teknik konularda çok sıkıntı yaşanmasına rağmen öğretmenlerin hiç birinin bu teknolojileri  gereksiz görüşünde olmadığını ve zamanla proje oturduğunda herşeyin mükemmel olacağı görüşünde olduklarını söyleyebilirim rahatlıkla. Tabi ki pilot çalışmada gösterilen sorunlara hızla çözüm bulmadaki sürekliliğin sağlanması şartıyla!

Proje sürecinde yöneticilerin anlattığı kadarıyla inanılmaz yoğun bir dönem geçirdiklerini özellikle altyapı çalışmaları için iki üç ay gecelediklerini öğrendik, yine proje ile her okul için belirlenen formatör öğretmenler (atanan demiyorum zira formatör öğretmenlerin çoğunun branşı bilgisayar dışında bir branş olup ek olarak formatörlük verilmiş) sürekli olarak proje ile ilgili yaşanan teknik sorunlarla başetmek durumunda kalmış. Üstelik formatör öğretmenler projedeki rollerinin ne olduğu da tam olarak açıklanmamış. Bir de hizmet içi eğitimler projeye yönelik değil genel konular olmuş, öğretmenler kendi bilgi ve deneyimleri ile proje ile gelen teknolojileri kullanıyorlar.

İnternet kısıtlılıkları malesef yine çok duyduğumuz bir sıkıntılardan biriydi, yani çocukların eline son model tableti verip onu bir e-kitaptan daha farklı kullanamamak çok anlamsız geliyor öğrenci ve öğretmenlere. Öte yandan etkileşimli tahta çok beğeni görmüş durumda, öğretmenlerden bazıları “şimdiye kadar tahta ile kalemle boşuna boğuşup durmuşuz” diye hayıflanıyor. Daha önceden kurulan BT sınıflarının başarısızlığı hiç bir içeriğin olmaması ve sınıf ortamının dışında bağımsız bir mekan olmasıydı diye düşünülebilir sanırım. Şimdi sınıfta duran teknolojiyi bu kadar çok görsel, işitsel kaynak varken öğretmenin kullanmaması imkansız gibi. Hele sınıfta varolan teknolojiyi bir öğretmenin kullanıp diğerinin kullanmaması öğrencilerin de dikkatini çekip, öğrenciler de talep edince mecburen kullanma ihtiyacı hissediyor öğretmenler. Üstelik gözlemlerim “ileri yaşlardaki öğretmenler”in teknolojiden uzak durduğu inancını da desteklemiyor bu kez.

Bu arada bahsetmekte yarar var, TÜBİTAK f@Tih projesi için içerik ve teknolojilerin geliştirilmesine yönelik “BT01 FATİH Projesi Bilgi İletişim ve Teknolojileri Çağrı Programı”nı açıkladı.  Özellikle tahta ve tablet etkileşimini en iyi şekilde sağlayacak teknolojilere çok ihtiyaç var.

 

Şehirler

Veri toplarken şehirleri gezmek için çok zaman kalmadı belki ama yine de günlerin de uzun olmasının verdiği imkanla kısa turlar atabildik şehirlerde. Bingöl’e  yolda ışkın satan çocuklardan demet demet alıp yiyerek vardık. Bingöl küçük ve şirin, bu aralar gidip ve gördüğüm her şehir “evet ben burada da yaşayabilirim” hissi uyandırıyor bende nedense. Gittiğimiz lisenin müdür odasından geçilen kocaman balkonu görünce gayrihitiyari bu yıl çok kar yağıp yapmadığını sordum. Bir dokun bin ah işit; o balkondan kar temizlenene kadar ömürlerinden ömür gitmiş okul çalışanlarının. Bir de deprem sonrası Bingöl’ün çehresi çok değişmiş ben ilk kez gittim ancak ekipteki diğer hocalarımdan daha önce gelenler şehri daha güzel bulduklarını söylediler, her tarafta devlet kurumlarında yenileme çalışmaları vardı. Ülkemde depremler şehirler için dönüm noktası oluyor galiba, bunun en önemli örneklerinden birini bizzat yaşadığım İzmit depremi ve sonrasında gördüm, İzmit’ten tam da depremin olduğu yıl üniversiteyi kazanıp ayrılmıştım, o günden bu güne her gidişimde başka bir güzel görünüyor bana, yeni ve şık binalar, çevre düzenlemeleri, yeşillendirme çalışmaları… Deprem eli değen  (maalesef) Erzincan da düz ve geniş sokakları, az katlı binaları ile çok hoşuma gitti.  Bir de tulum peyniri almak lazım Erzincan’dan, kaşık kaşık gidiyor evde :)

Proje için bir başka durağımız Rize’ydi. Ovit Dağı’ndan (nihayet) geçmenin mutluluğu ile, çırpınarak akan nehirler ve yemyeşil vadilerden sonra vardığımız Rize’de dönerek dolanarak tüm şehri gören yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş olan konaklama yerimizi bulduk. Bana nedense Umberto Eco’nun Gülün Adı romanındaki (ki benim en sevdiğim romanlardan biridir)  o ıssız tepenin üzerine kurulmuş manastır hissini verdi ama şükür ki romandaki gibi korku veren türden değildi :). Gidip biraz tanıdık ot varsa toplarız (ben o niyetteydim en azından:)) diyerek dik yamaçlarında bir gezintiye çıkmışken birden kendimizi bir çay bahçesinde bulduk (zaten her yer çay bahçesi), sanıyorum ki 75 derece eğimli bahçede can havliyle tırmanırken seslendi çay toplayan şirin bir ailenin babası “hele uşağum needeyisinuz orda” biz de komedi filmlerine şayan bir şekilde “öylesine geziyorduk” deyince “e gelin pi çay kesun bakayim” dedi.  Biz de zaten dünden razı halde giriştik çay toplamaya. Çay toplamanın hakkını verdiğimizi iddia edebilirim rahatlıkla, evin babaannesi “hele bak sen şu Antepli’ye” dedikçe daha da bir şevke geldim sanırım :)